BIST10.979,17%-2.15
USD49.7374%0,21
EURO55,7122 %-0.15
ALTIN6.435,40 %0.16
Gündem

HARİTADAKİ YERİMİZ AYNI, MASADAKİ YERİMİZ DEĞİL!

.

Abone OlGoogle News
23 Ekim 2026 11:08

İlkokul sıralarında Türkiye’nin jeopolitik konumunun ne kadar önemli olduğunu öğrenerek büyüdük. Üç tarafımız denizlerle çevriliydi. Asya ile Avrupa arasında köprüydük. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına sahiptik. Dünyanın en önemli ticaret ve enerji yollarının kesiştiği bir coğrafyada yaşıyorduk. Öğretmenlerimiz büyük bir heyecanla anlatır, biz de defterlerimize özenle yazardık. Doğruydu anlatılanların hepsi. Ancak yıllar sonra fark ettiğim bir şey var: Bize Türkiye’nin haritadaki yerini çok güzel anlatmışlardı ama dünya siyasetindeki yerini pek anlatamamışlardı. Çünkü o yıllarda Türkiye’nin coğrafi önemiyle siyasi ağırlığı arasında ciddi bir mesafe vardı. Stratejik bir yerde bulunmak başka şeydi, o stratejiyi kendi çıkarları doğrultusunda yönetebilmek başka. Biz hep köprü olduğumuzu öğrendik ama köprüden kimin, hangi şartlarda geçeceğine karar verebilecek güce sahip olmanın ne anlama geldiğini pek konuşmadık.

Bugün yaşananlara bakınca insan ister istemez geçmişle bir mukayese yapıyor. Libya’da 2019 yılında imzalanan deniz yetki alanları anlaşmasının, yıllarca karşı çıkan doğudaki Libya Temsilciler Meclisi tarafından da kabul edilmesi sıradan bir gelişme mi? Üstelik öyle bir dönemde gerçekleşiyor ki Avrupa Birliği peş peşe açıklamalar yapıyor, Yunanistan itirazlarını yükseltiyor, Doğu Akdeniz yeniden dünya gündeminin önemli başlıklarından biri haline geliyor. Elbette bu itirazların hukuki ve siyasi gerekçeleri var. Fakat ortada görmezden gelinemeyecek bir gerçek de var: Türkiye artık Akdeniz’de başkalarının çizdiği sınırları sessizce izleyen bir ülke değil. Kendi tezlerini ortaya koyuyor, anlaşmalar yapıyor, sahada diplomasi yürütüyor. Dün karşısında duran muhataplarıyla bugün aynı masada konuşabiliyor. Diplomasi dediğimiz de biraz budur zaten. Herkesin sizi sevmesi değil, sizinle konuşmak zorunda olduğunu bilmesidir.

Bir de Afrika’ya bakalım. Yıllarca kıtanın önemli bölümünde siyasi, ekonomik ve askerî nüfuz sahibi olan Fransa, bugün birçok Afrika ülkesindeki eski konumunu korumakta zorlanıyor. Mali’den Nijer’e, Burkina Faso’dan Senegal’e kadar yaşanan gelişmeler, Afrika’nın eski güç ilişkilerini yeniden sorguladığını gösteriyor. Bunun tek sebebi Türkiye değil elbette. Afrika halklarının kendi iradesi, değişen dünya dengeleri ve başka ülkelerin artan faaliyetleri de bu dönüşümün parçası. Ama tam bu noktada Türkiye’nin yaptıklarını küçümsemek mümkün mü? Bir zamanlar Afrika denildiğinde aklımıza yalnızca açlık, yoksulluk ve yardım kampanyaları gelirdi. Şimdi aynı coğrafyada Türk yatırımlarını, savunma iş birliklerini, diplomatik girişimleri, hastaneleri, eğitim kurumlarını ve enerji projelerini konuşuyoruz. Fransa’nın askerî varlığının azaldığı bir kıtada Türkiye kendi ilişkilerini güçlendiriyor. Üstelik bunu yalnızca askerî araçlarla değil, ticaretle, eğitimle, insani yardımla ve diplomasiyle yapıyor.

Somali bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Hatırlayın, 2011 yılında dünyanın büyük bölümünün çaresizliğini uzaktan izlediği Somali’ye Recep Tayyip Erdoğan gitmişti. Açlığın, kuraklığın ve umutsuzluğun ortasında yapılan o ziyaretin üzerinden on beş yıl geçti. Bugün Somali’de Türk askerî eğitim faaliyetleri var, güvenlik iş birliği var, enerji arama çalışmaları var. Türk sondaj gemileri Somali açıklarında petrol ve doğal gaz arıyor. Bir ülkenin başka bir ülkede kurduğu ilişkiyi yalnızca ticaret rakamlarıyla ölçemezsiniz. Bazen bir çocuğun elinden tutarak başlayan yakınlık, yıllar sonra devletler arasında stratejik bir ortaklığa dönüşür. Somali’de yaşanan biraz da bu. Önce insanına dokundu Türkiye, sonra geleceğine ortak olmaya başladı.

Şimdi bütün bu gelişmeleri yan yana koyun. Suudi Arabistan ve Pakistan ile yapılan Mekke Savunma Anlaşması, ardından Katar, Pakistan ve Endonezya ile imzalanan Bedir Mutabakatı… Bunlar birbirinin aynısı değil; biri ortak savunma yükümlülükleriyle, diğeri savunma sanayisinde üretim ve teknoloji iş birliğiyle ilgili. Ama ikisini birlikte okuduğunuzda başka bir tablo çıkıyor karşınıza. Türkiye, Akdeniz’den Afrika Boynuzu’na, Körfez’den Güneydoğu Asya’ya uzanan bir ilişki ağını kurmaya başladı. İşte mesele burada. Sadece silah satmak değil, birlikte üretmek; yalnızca diplomatik görüşme yapmak değil, uzun vadeli ortaklıklar oluşturmak. Bir devletin gücü sahip olduğu asker sayısıyla değil, ihtiyaç duyulduğunda telefonunu kaç başkentin açacağıyla da ölçülür.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Yunan basınına yaptığı son açıklamaları bu yüzden dikkatle okumak gerekiyor. Fidan, Ege’deki sorunların çözümü için gereken siyasi iradeyi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ortaya koyabileceğini belirterek Yunan tarafına, Erdoğan görevdeyken bu fırsatı değerlendirmelerini tavsiye ediyor. Bu sözün üzerinde biraz düşünmek lazım. Türkiye’nin Dışişleri Bakanı, komşusuna yıllardır çözülemeyen meselelerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi ağırlığını bir fırsat olarak gösteriyor. Aynı açıklamalarda çok daha ilginç bir teklif var. Yunanistan ile Güney Kıbrıs arasında planlanan elektrik bağlantısı için milyarlarca Euro harcanması tartışılırken, Erdoğan’ın Miçotakis’e Türkiye üzerinden su, elektrik ve doğal gaz temin edilebileceğini önerdiğini öğreniyoruz. Bir tarafta deniz yetki alanları konusundaki kararlılık, diğer tarafta ekonomik iş birliği teklifi. Yani yalnızca itiraz eden değil, alternatif üreten bir Türkiye. Bazen en güçlü diplomatik cümle bir tehdit değildir. Karşınızdakine, sizinle anlaşmasının neden daha akılcı olduğunu gösterebilmektir.

Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünyadaki yeri? Bu konuyu değerlendirirken kendi siyasi tercihlerimizin dışına çıkıp biraz da yabancı başkentlerin davranışlarına bakmak gerekiyor. Erdoğan’ı sevenler de var, politikalarını sert biçimde eleştirenler de. Avrupa kamuoyunda herkesin Erdoğan’a hayran olduğunu söyleyemeyiz evet. Ancak siyasi beğeniyle jeopolitik ağırlık aynı şey değildir. Avrupa’nın güvenlik hesaplarında, Rusya-Ukrayna savaşında, Karadeniz’de, göç meselesinde, enerji koridorlarında ve Orta Doğu diplomasisinde Türkiye’nin hesaba katılması gereken bir aktör olduğu açık. Erdoğan’ın adı da bu hesapların merkezinde sık sık yer alıyor. Asıl dikkat çekici olan bu. Bir lideri alkışlamak başka, onunla müzakere etmeden yol alamayacağını görmek başka. Ve bazen ikincisi, birincisinden çok daha önemlidir.

Bütün bunlar yaşanırken içerideki tabloya bakınca insanın içi elbette her zaman ferahlamıyor. Fon soruşturmalarında gündeme gelen milyarlarca liralık haksız kazanç iddiaları, kamu kurumlarının denetim sorumluluğuna ilişkin sorular, insanların birikimleri üzerinden yaşanan mağduriyetler… Bunlar öyle hafife alınabilecek meseleler değil. Dışarıda bu kadar büyük hedeflerin peşinden koşan bir devletin içeride böyle olaylarla meşgul edilmesi, ülkenin enerjisinin ve güveninin tüketilmesi anlamına geliyor. Bunun kasıtlı bir siyasi plan olduğunu söylemek için somut delil gerekir; fakat sonuçta ortaya çıkan zarar ortada. Birileri milletin parasını kendi servetine katarken yalnızca insanları soymuyor, devletin kurumlarına duyulan güveni de yaralıyor. Bu yüzden soruşturmaların sonuna kadar götürülmesi, kim olursa olsun sorumluların hesap vermesi son derece önemli. Çünkü dışarıda güçlü olmak isteyen devlet, içeride de adaleti güçlü tutmak zorunda. Aksi halde bir elinizle inşa ettiğinizi diğer elinizle yıkarsınız. Olmaz böyle bir şey.

Burada üzerinde durmak istediğim daha önemli bir husus var. Türkiye’nin dışarıdaki her başarısını konuşurken içerideki her sorunu unutmamız gerekmiyor. Ya da içeride yaşanan her olumsuzluğu öne çıkarıp dışarıdaki bütün kazanımları değersizleştirmemiz. Bu ülkeye yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri de budur. Eleştireceğiz elbette. Hayat pahalılığını, emeklinin geçim sıkıntısını, işçinin ücretini, gencin gelecek kaygısını konuşacağız. Konuşmalıyız da. Çünkü bir ülkenin gerçek gücü yalnızca sınırlarının ötesindeki etkisiyle değil, kendi vatandaşının hayatına dokunabildiği ölçüde anlam kazanır. Ancak bütün bu meseleleri konuşurken dünyada olup bitenleri de görmezden gelmeyeceğiz. Türkiye’nin büyüyen sorumluluklarını, kurduğu ittifakları, değiştirdiği diplomatik dengeleri de hakkıyla değerlendireceğiz.

Bir zamanlar dünyada meydana gelen gelişmeleri çoğunlukla başkalarının aldığı kararların sonuçları üzerinden takip ederdik. Washington ne dedi, Brüksel ne düşündü, Paris nasıl bir karar aldı, Moskova hangi adımı attı? Bugün bu soruların yanına bir yenisi eklendi: Ankara ne yapacak? Türkiye ne diyecek? Bu değişimi yalnızca bir siyasi partinin başarısı ya da bir liderin kişisel hikâyesi olarak okumak eksik kalır. Arkasında yılların devlet birikimi, diplomasi tecrübesi, askerî kapasitesi, mühendislik emeği, yetişmiş insan gücü ve siyasi iradesi var. Erdoğan’ın liderliğinin bu dönemdeki rolü ise ayrıca değerlendirilmeyi hak ediyor. Çünkü bir ülkenin imkânlarının olmasıyla o imkânları siyasi sonuca dönüştürebilmesi aynı şey değil.

Şimdi yıllar öncesinin o ilkokul sınıfına dönelim. Tahtada Türkiye haritası, öğretmenimiz yine aynı cümleyi kuruyor: “Çocuklar, ülkemizin jeopolitik konumu çok önemlidir.”

Bugün o sınıfta olsaydım sanırım parmak kaldırıp şunu sorardım: “Öğretmenim, peki bu kadar önemli bir yerde olduğumuz halde neden dünyanın kararlarına etki etme yetimiz yok?”

Cevabını bugün çok daha iyi anlıyoruz.

Coğrafya, bir ülkeye imkân verir. O imkânı güce dönüştüren ise akıl, üretim, diplomasi ve siyasi iradedir.

Türkiye’nin haritadaki yeri değişmedi. Boğazları aynı boğazlar, denizleri aynı denizler, komşuları büyük ölçüde aynı komşular. Fakat artık o haritanın üzerinde yalnızca başkalarının hesap yaptığı bir ülke olmaktan çok daha fazlasını hedefliyor Türkiye.

Ve sanırım bugün yaşananları anlamak için bütün haritayı yeniden çizmemize gerek yok.

Haritadaki yerimize değil, masadaki yerimize bakmak yeterli.

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde akittv.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan akittv.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar
  • Yeniden eskiye
  • Eskiden yeniye
  • Öne Çıkanlar