ÖZAL’IN YARIM KALAN HAYALİNDEN TÜRK YÜZYILI’NA
.

1992 yılında Turgut Özal, belki de bugünleri düşünerek tarihî bir cümle kurmuştu:
“Ciddi hatalar yapmazsak, 21’inci yüzyıl Türklerin ve Türkiye’nin yüzyılı olacaktır.”
Sovyetler Birliği henüz dağılmış, Orta Asya ve Kafkasya’daki Türk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını yeni kazanmıştı. Yıllarca birbirinden uzak kalmış kardeş devletlerin önünde yeni bir dönem açılıyordu.
Aradan 34 yıl geçti.
30 Ekim 2026’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ev sahipliğinde Ankara’da gerçekleştirilen Türk Devletleri Teşkilatı 13. Zirvesi’nin teması dikkat çekiciydi:
“Türk Yüzyılı: Dilde, Fikirde, İşte Birlik.”
Özal’ın 1992’de dile getirdiği düşüncenin, 34 yıl sonra yine Ankara’da düzenlenen bir zirvenin ana temasına dönüşmesi, üzerinde durulması gereken tarihî bir tesadüf. Ancak asıl önemli olan, bu iki tarih arasında nelerin değiştiği ve Türk dünyasının bugün hangi noktaya ulaştığıdır.
Özal’ın hayali neden yarım kaldı?
30-31 Ekim 1992’de Ankara’da düzenlenen ilk Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi’nde Özal’ın hedefi, bağımsızlığını yeni kazanan Türk cumhuriyetleriyle diplomatik ilişkiler kurmaktan çok daha fazlasıydı.
Gümrük engellerinin kaldırılması, ortak pazar oluşturulması, yatırım ve kalkınma bankası kurulması, demir yolu ve kara yolu bağlantılarının geliştirilmesi, enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaştırılması…
Bugün Orta Koridor, enerji güvenliği ve ekonomik bütünleşme başlıkları altında konuştuğumuz meselelerin önemli bir kısmı, 34 yıl önce Özal’ın gündemindeydi.
Ancak bu önerilerin tamamı kabul görmedi. Ankara Bildirisi imzalandı ama ekonomik bütünleşme hedefleri o gün somut anlaşmalara dönüşemedi.
Çünkü bağımsızlıklarını yeni kazanmış devletlerin öncelikleri farklıydı. Her biri kendi egemenliğini güçlendirmeye, ekonomisini yeniden yapılandırmaya ve uluslararası dengeler içerisinde yerini belirlemeye çalışıyordu. Türkiye’nin de o yıllarda böylesine geniş bir coğrafyada ekonomik bütünleşmeyi sağlayabilecek imkânları sınırlıydı.
Özal büyük bir hedef ortaya koymuştu fakat şartlar henüz olgunlaşmamıştı.
17 Nisan 1993’te hayatını kaybettiğinde geride, Türk dünyasının geleceğine ilişkin henüz gerçekleştirilememiş önemli düşünceler bıraktı.
Erdoğan döneminde değişen ne oldu?
Türk dünyasının bugünkü noktaya ulaşmasını yalnızca iki lider üzerinden anlatmak, aradaki yıllarda verilen emeğe haksızlık olur.
Süleyman Demirel’den Haydar Aliyev’e, Nursultan Nazarbayev’den Abdullah Gül’e kadar birçok devlet adamının bu sürece katkısı bulundu.
Ancak Erdoğan döneminde ilişkilerin daha güçlü bir kurumsal yapıya kavuştuğunu da teslim etmek gerekiyor.
2009 yılında imzalanan Nahçıvan Anlaşması ile Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi kuruldu. Özbekistan’ın 2019’da katılımıyla yapı genişledi. 2021 İstanbul Zirvesi’nde ise Türk Konseyi, Türk Devletleri Teşkilatı adını aldı ve Türk Dünyası 2040 Vizyonu kabul edildi.
Bence burada asıl dikkat edilmesi gereken, isim değişikliğinden ziyade anlayış değişikliğidir.
Türk devletleri artık yalnızca ortak geçmişlerini hatırlamak için bir araya gelmiyor. Ticarette, ulaştırmada, enerjide, eğitimde ve savunma sanayisinde birlikte neler yapabileceklerini konuşuyor.
Örneğin Özal’ın 1992’de önerdiği ortak yatırım bankası o tarihte kurulamamıştı. 2023 yılında ise Türk Yatırım Fonu’nun kuruluş anlaşması imzalandı. Aynı kurumdan söz etmiyoruz elbette ama ortak finansman düşüncesinin yıllar sonra karşılık bulması önemli.
Dahası, Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik kapasitesindeki gelişmeler, savunma sanayisinde elde ettiği tecrübe ve uluslararası ulaşım hatlarındaki konumu, bu iş birliğine yeni imkânlar sunuyor.
Erdoğan’ın bu süreçteki siyasi rolünü değerlendirirken asıl bakılması gereken yer de burasıdır.
Ankara Zirvesi neden önemli?
30 Ekim 2026’da imzalanan Ankara Bildirisi’ne baktığımızda, Türk dünyasının gündeminin ne kadar genişlediğini görebiliyoruz.
Orta Koridor ve Zengezur Koridoru’nun geliştirilmesi, ticaretin kolaylaştırılması, enerji güvenliği, dijital altyapıların güçlendirilmesi ve savunma sanayisinde iş birliği…
Türkiye’de ortak bir savunma sanayisi eğitim programı oluşturulması seçeneği gündeme alınırken Türk devletlerinin ortak uydu projesi TDT-SAT’ın üretiminin tamamlanması da dikkat çekici gelişmeler arasında yer aldı.
Düşünün, 1992’de haberleşme altyapılarını birbirine bağlamayı hedefleyen ülkeler, bugün ortak uydu teknolojileri üzerinde çalışıyor.
Elbette bildirilerde yer alan her hedefin gerçekleştiğini söyleyemeyiz. Bazıları hâlâ hazırlık ve müzakere aşamasında. Ancak 1992’deki Ankara ile 2026’daki Ankara arasında ciddi bir mesafe kat edildiği ortada.
Üstelik dünya da değişti.
Enerji hatları, ticaret yolları, lojistik merkezleri ve stratejik geçiş güzergâhları artık küresel rekabetin en önemli unsurları arasında.
Türkiye’nin Avrupa ile Asya arasındaki konumu, Türk cumhuriyetlerinin enerji kaynakları ve üretim kapasitesiyle birleştiğinde ortaya son derece önemli bir ekonomik potansiyel çıkıyor.
Fakat bir gerçeği de unutmamak gerekiyor: Aynı dili konuşmak, ortak tarihe sahip olmak, devletlerin bütün çıkarlarının aynı olduğu anlamına gelmiyor.
Kazakistan’ın, Özbekistan’ın, Azerbaycan’ın ve diğer Türk cumhuriyetlerinin farklı ekonomik öncelikleri, uluslararası ilişkileri ve korumak zorunda oldukları dengeleri var.
Türk Devletleri Teşkilatı’nın başarısı, bu farklılıkları ortadan kaldırmasında değil, farklılıklara rağmen ortak çıkarlar oluşturabilmesinde yatıyor.
Türk Yüzyılı’nı ne belirleyecek?
Bana göre artık cevaplanması gereken soru, Türk devletlerinin birbirine ne kadar yakın olduğu değil, bu yakınlığın halklara ne kazandıracağıdır.
Orta Asya’dan çıkan bir ürün Avrupa’ya daha kısa sürede ulaşabilecek mi? Türk devletlerinin gençleri birbirlerinin üniversitelerinde daha kolay eğitim görebilecek mi? Ortak yatırımlar üretimi, istihdamı ve refahı artırabilecek mi?
Bunları gerçekleştirebildiğimiz ölçüde Türk Yüzyılı düşüncesi de gerçek anlamını bulacaktır.
Özal’ın hayali, Türk devletlerini tek bir siyasi çatı altında toplamak değildi. Bağımsızlıklarını koruyarak ekonomik ve siyasi bakımdan birbirlerini güçlendirmeleriydi.
Bugün Erdoğan’ın öncülüğünde ilerleyen sürecin kalıcı başarısı da bu iş birliğinin liderlerden bağımsız, güçlü kurumlarla devam edebilmesine bağlı.
Bir hususu özellikle hatırlatmak istiyorum.
Turgut Özal, 1992’de 21. yüzyılın Türklerin yüzyılı olacağını söylerken cümlesine önemli bir şart eklemişti:
“Ciddi hatalar yapmazsak…”
Bence bugün en fazla üzerinde durmamız gereken söz budur.
Çünkü tarih, büyük fırsatları değerlendiremediğimiz dönemlerle de dolu. Türk dünyasının önünde bugün önemli imkânlar var. Bunları kalıcı başarılara dönüştürmek ise siyasi kararlılık kadar sabır, karşılıklı güven ve ekonomik akıl gerektiriyor.
34 yıl önce Ankara’da bir gelecek hayal ediliyordu. Bugün aynı şehirde o geleceğin kurumları, projeleri ve ortak hedefleri konuşuluyor.
Özal’ın bıraktığı düşünce, kendisinden sonra gelen liderlerin katkılarıyla bugün çok daha ileri bir noktaya taşındı.
Şimdi mesele, bu tarihî birikimi yeni nesillere daha güçlü bir Türk dünyası olarak bırakabilmek.
Çünkü Türk Yüzyılı’nı tarihe yazdıracak olan, geçmişimizle duyduğumuz gurur kadar gelecekte birlikte başaracaklarımızdır.
- Yeniden eskiye
- Eskiden yeniye
- Öne Çıkanlar





