TÜRKİYE YENİ BİR GÜVENLİK HARİTASI MI ÇİZİYOR?
Tuba Arslan

Bazen devletlerin yönünü anlamak için uzun strateji belgelerini okumaya gerek kalmaz. Bir kavram ortaya atılır ve o kavram, önümüzdeki yıllarda nereye gidilmek istendiğini anlatmaya yeter. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin Kazakistan’da dile getirdiği TÜRKPOL önerisine biraz da böyle bakmak gerekiyor.
Çiftçi’nin söylediği şey ilk bakışta oldukça basit: Türk devletleri arasında INTERPOL ve EUROPOL benzeri bir kolluk iş birliği teşkilatı kurulsun. Fakat açıklamanın tamamına baktığınızda mesele bundan daha büyük. Çünkü TÜRKPOL bir anda ortaya atılmış bir isim değil. Türk Devletleri Teşkilatı bünyesinde Polis Akademileri Platformu, yani TürkPAP zaten faaliyete geçirilmiş durumda. Şimdi buna sınır aşan organize suçlar, terör, uyuşturucu, düzensiz göç, yasa dışı bahis ve kumarla mücadele edecek bir Suçla Mücadele Konseyi ekleniyor. Çiftçi, bunun bir sonraki aşamasının TÜRKPOL olabileceğini söylüyor. Üstelik aynı toplantıda Türk devletleri vatandaşlarının havalimanlarında ortak pasaport kontrol noktalarından geçebilmesi üzerinde çalışıldığı da açıklandı. Yani önümüzde yalnızca polislerin bilgi alışverişi yapacağı bir masa değil, adım adım kurumsallaşan bir güvenlik alanı var.
Şimdilik burada bir parantez açmak gerekiyor. TÜRKPOL henüz kurulmuş değil; Türkiye’nin teklifidir. Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan ve Özbekistan içişleri bakanlarının öneriye olumlu yaklaştıkları açıklanmıştır. Dolayısıyla bugün için “Türk dünyasının tamamını kapsayan bir güvenlik örgütü kuruldu” demek doğru değil. Türk Devletleri Teşkilatı’nın tam üyeleri Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan. Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ise Macaristan’la birlikte gözlemci konumunda. TÜRKPOL’un gelecekte bu çemberi nasıl genişleteceği henüz belli değil. Fakat tarihte birçok uluslararası yapı zaten böyle başladı: Önce birkaç ülkenin ortak ihtiyacı, ardından kurallar, kurumlar ve daha geniş bir iş birliği alanı…
Bence asıl dikkat edilmesi gereken nokta Mustafa Çiftçi’nin TÜRKPOL’u anlatırken seçtiği dil. Kül Tigin Abidesi’ndeki yaklaşık 1300 yıllık “Gece uyumadım, gündüz oturmadım” sözünü bugünün güvenlik anlayışıyla yan yana getiriyor. Bu elbette yalnızca hoş bir tarih göndermesi değildir. Türk devletleri arasındaki ilişkinin ekonomik toplantılar ve kültürel etkinliklerin ötesine taşınarak güvenlik hafızasıyla da ilişkilendirildiğini gösteriyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son dönemde Türk dünyasına ilişkin söylemlerine baktığınızda da aynı çizgiyi görmek mümkün. Erdoğan, Türk Devletleri Teşkilatı’nı “aile meclisi” olarak tanımlıyor; Türk dünyasındaki birlikteliğin ticaret, enerji, ulaştırma ve kültürün ötesinde stratejik bir yapıya dönüşmesini istiyor. Nitekim Mayıs ayında kaleme aldığı makalenin başlığı da “Avrasya’da Barışın Anahtarı: Türk Dünyası” idi.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın izlediği çizgi de bunu tamamlıyor. Fidan’ın son aylardaki açıklamalarında sıkça karşılaştığımız bir kavram var: 360 derece dış politika. Türkiye’nin aynı anda Avrupa’yla, Karadeniz’le, Kafkaslarla, Orta Asya’yla, Orta Doğu’yla ve Afrika’yla ilişki kurabilecek kapasiteye sahip olması gerektiğini söylüyor. Bu nedenle Türkiye’nin son yıllardaki hareketini “Batı’dan kopup Doğu’ya dönmek” gibi basit bir cümleyle açıklamak bana doğru gelmiyor. Daha doğru tanım şu olabilir: Türkiye tek bir kapıya bakmak istemiyor. Avrupa Birliği ile stratejik ilişki ve adaylık süreci devam ediyor; NATO üyeliği devam ediyor. Ama aynı Türkiye Afrika’da ortaklık mekanizmaları kuruyor, Libya’nın doğusu ve batısıyla aynı anda görüşüyor, Türk dünyasında yeni kurumlar oluşturuyor ve Orta Asya’ya açılan ekonomik-güvenlik koridorunu güçlendirmeye çalışıyor.
Afrika’ya bakın. Türkiye 2008’den beri Afrika Birliği’nin stratejik ortağı. 2026’da dördüncü Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesi için hazırlık yürütülüyor. Somali’den Etiyopya’ya, Nijerya’dan Sudan’a kadar Ankara artık yalnızca yardım yapan veya ticaret arayan ülke değil; arabuluculuk, güvenlik, savunma, enerji ve altyapı başlıklarında masada. Libya ise bunun çok daha kritik ayağı. Hakan Fidan Ağustos ayında hem Trablus hem Bingazi ile temas etti ve Türkiye’nin ülkenin doğusu ile batısı arasındaki yakınlaşmada yapıcı rolünü sürdüreceğini açıkça söyledi.
Haritayı önümüze koyunca aslında tablo daha kolay okunuyor. Batıda Avrupa, güneyde Afrika ve Libya, doğuda Kafkaslar ve Türkistan… Türkiye kendisini yalnızca kendi sınırlarının güvenliğini sağlayan bir devlet olarak değil, çevresindeki farklı havzalar arasında ilişki kurabilen merkez ülke olarak konumlandırmaya çalışıyor. TÜRKPOL da bu tablonun içişleri ve güvenlik ayağı olmaya aday.
Üstelik suç dünyası çoktan uluslararasılaştı. Uyuşturucunun üretildiği ülke başka, sevk edildiği güzergâh başka, paranın aklandığı ülke başka, örgütün yöneticisinin yaşadığı ülke başka olabiliyor. Siber dolandırıcılıkta sınır zaten neredeyse anlamını kaybetti. Yasa dışı bahis, insan kaçakçılığı ve organize suç örgütleri de aynı şekilde çalışıyor. Devletlerin suçla hâlâ yalnız kendi sınırları içerisindeki yöntemlerle mücadele etmeye çalışması suç örgütlerine avantaj sağlıyor. Bu nedenle TÜRKPOL doğru kurulursa tabeladan ibaret kalmaz; ortak veri, operasyonel koordinasyon, suç gelirlerinin takibi, aranan kişilerin tespiti, eğitim ve istihbarat paylaşımı bakımından ciddi bir kuvvet çarpanı olabilir.
Fakat tam bu noktada başka bir cepheyi de unutmamak lazım: Bilgi savaşı.
Bugün devletler yalnız diplomatlarıyla, askerleriyle veya istihbarat örgütleriyle mücadele etmiyor. Telefon ekranlarımız da artık bu mücadelenin sahası. İsrail bunun en açık örneklerinden biri. İsrail hükümeti bağlantılı bir yapının Gazze savaşı sırasında ABD’de kamuoyunu ve milletvekillerini etkilemek amacıyla sahte sosyal medya hesaplarından yararlandığına ilişkin 2024’te ortaya çıkan çalışma; Meta’nın bağlantılı hesapları “koordineli gerçek dışı davranış” gerekçesiyle kaldırması artık sadece bir komplo teorisi olarak görülebilecek bir konu değil. İsrail tarafı bazı iddiaları reddetse de devlet destekli dijital etki kampanyalarının varlığına dair ciddi ve belgelenmiş örnekler bulunuyor.
Ama burada çok önemli bir çizgiyi çekmek gerekiyor. Buradan hareketle "Türkiye’de Doğu Türkistan hakkında yapılan her paylaşımın arkasında İsrail vardır" sonucunu çıkarmak da doğru olmaz. Böyle bir bağlantıyı ortaya koyan somut delil şu an yok. Fakat hangi gerçek meselenin hangi anda büyütüldüğünü, hangi başlığın başka bir başlığın önüne geçirildiğini, sahte hesapların ve koordineli ağların toplumsal öfkeyi hangi yöne sürüklediğini sorgulamak artık devletlerin ve gazetecilerin işi olmak zorunda.
Doğu Türkistan meselesi zaten kendi başına yeterince ağırdır; başka bir gündemin malzemesi yapılmasına ihtiyacı yoktur. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi, Uygurlar ve diğer Müslüman topluluklara yönelik ciddi ihlallerin insanlığa karşı suç teşkil edebileceği sonucuna vardı. Bazı devletler yaşananları doğrudan soykırım olarak tanımlıyor. Gazze konusunda ise Birleşmiş Milletler’in bağımsız soruşturma komisyonu 2025 yılında İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği sonucuna ulaştı; Uluslararası Adalet Divanı’ndaki devletlerarası dava ise hukuken hâlen devam ediyor. Yani iki coğrafyadaki acının ciddiyeti, sosyal medyada bugün hangisinin daha fazla “trend” olduğuyla ölçülemez.
Tam da bu yüzden Doğu Türkistan’ı Gazze’nin karşısına koymaya çalışan her dil bana sakat geliyor. Uygur Türkünün acısını anlatmak Gazze’yi unutturmayı gerektirmez; Gazze için ses çıkarmak da Doğu Türkistan’ı görmezden gelmek demek değildir. Türkiye’nin vicdanı böyle bir tercih yapmak zorunda değildir.
2024 yılında New York’taki Türkevi önünde Çinli olduğu bildirilen bir kişinin Türk bayrağını yere atıp yırtması ve Türkiye ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret etmesi bu açıdan ilginç bir örnekti. O kişinin davranışını bütün Çinlilere veya bütün bir ülkeye mal etmek elbette mümkün değil. Fakat olay bize başka bir şeyi gösteriyor: Türkiye’nin büyüyen etkisi yalnız dostluk üretmiyor; farklı çevrelerde öfke, propaganda ve karşı kampanyalar da üretebiliyor.
Dolayısıyla bundan sonraki dönemde mesele sadece TÜRKPOL’un kurulup kurulmayacağı meselesi değil; Türk dünyasının ne kadar kurumsallaşacağıdır.
Ortak alfabe konuşuluyor, ticaret yolları ve enerji hatları konuşuluyor, gümrük kolaylıkları oluşturuluyor, polis akademileri birbirine bağlanıyor, ortak suçla mücadele konseyi kuruluyor, ortak pasaport geçişleri tartışılıyor ve şimdi bunların üzerine TÜRKPOL geliyor. Bunların her birini ayrı ayrı okursanız küçük gelişmeler gibi görürsünüz. Yan yana koyduğunuzda ise ortaya başka bir görüntü çıkıyor.
Türkiye belki de yıllardır konuştuğumuz “Türk Dünyası” kavramını duygusal bir kardeşlik söyleminden çıkarıp çalışan kurumlara dönüştürmeye başlıyor.
Türkiye aynı anda Avrupa masasında oturuyor, Afrika’da alan açıyor, Libya’da arabuluculuk yapıyor, Orta Doğu’da yeni güvenlik mekanizmaları arıyor ve Türkistan’da ortak bir güvenlik mimarisinin taşlarını döşüyor.
Bu nedenle, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin ortaya attığı ve Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilecek Türk Devletleri Teşkilatı Liderler Zirvesi’nde imzalanması hedeflenen TÜRKPOL, yalnızca yeni bir polis teşkilatının adı olmaktan çok öte.
- Yeniden eskiye
- Eskiden yeniye
- Öne Çıkanlar





