BIST14.334,06%-2.10
USD48.2784%0,04
EURO56,0737 %-0.02
ALTIN6.879,99 %-0.31
Gündem

TERÖRSÜZ TÜRKİYE SOKAĞA İNDİ

.

Abone OlGoogle News
31 Ağustos 2026 23:50

 

Uzun zamandır devletin zirvesinde, Meclis’te, siyasi partilerin genel merkezlerinde, televizyon ekranlarında konuşulan “Terörsüz Türkiye” artık sokağa iniyor. AK Parti’nin ekim ayının ortasına kadar devam edecek saha çalışmasında milletvekillerinden belediye başkanlarına, MKYK üyelerinden bakanlara kadar geniş bir kadro Türkiye’nin dört bir yanında vatandaşla buluşacak. Programın ana başlıklarından birinin doğrudan “Terörsüz Türkiye” olması önemli. Çünkü böylesine büyük bir meselenin yalnız Ankara’da anlatılması yetmez; Diyarbakır’da da Edirne’de de, şehit evinde de esnaf dükkânında da konuşulması gerekir. Üstelik bu buluşmalar yalnız anlatmak için değil, vatandaşın itirazını, endişesini, beklentisini ve önerisini dinlemek için yapılıyorsa çok daha kıymetlidir. Açıklanan programa göre sahadan alınan görüşlerin Genel Merkez’e ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a raporlanması da planlanıyor.

Çünkü terör meselesini birkaç siyasi cümleyle geçiştirebilecek bir ülke değiliz. Kırk yılı aşan bir acıdan bahsediyoruz. Herkesin hafızasında başka bir tarih, başka bir saldırı, başka bir şehidin yüzü var. Eruh var, Şemdinli var, Başbağlar var, Güvenpark var, Merasim Sokak var, çukur hadiseleri var; karakollara yapılan baskınlar, köylerde katledilen insanlar, öğretmenler, işçiler, askerler, polisler, korucular, çocuklar var. Terörün bilançosunu yalnız ölenlerin sayısıyla ifade etmeye kalkmak bile aslında eksik kalıyor. 2019 yılında yayımlanan kapsamlı bir veri çalışması, PKK terörü ve terörle mücadele sürecinin 35 yıllık bölümünde yaklaşık 41 bin insanın hayatını kaybettiğine ilişkin bir büyüklük ortaya koyuyordu. Daha eski resmî kayıtlarda yalnızca PKK saldırılarında hayatını kaybeden sivillerin sayısı bile binlerle ifade ediliyordu.

Ama bir de hesap makinesinin gösterebildiği, insanın aklının almakta zorlandığı maddi tarafı var. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından Ağustos 2026’da paylaşılan hesaplamaya göre terörün Türkiye’ye kırk yıllık ekonomik maliyeti 2,3 trilyon dolar.  Dile kolay… 2,3 trilyon dolar. Bunun tamamı kasadan çıkmış doğrudan güvenlik harcaması değildir elbette; güvenlik giderlerinden yapılamayan yatırımlara, üretim kaybından göçe, turizmden bölgesel kalkınmaya kadar geniş bir fırsat maliyetinden söz ediyoruz. Fakat hangi yöntemle hesaplarsanız hesaplayın ortaya çıkan gerçek değişmiyor: Türkiye yalnız insanını kaybetmedi, zamanını kaybetti, enerjisini kaybetti, kalkınma imkânını kaybetti.

Bir düşünün; o para fabrikaya gitseydi, üniversiteye gitseydi, tarıma, teknolojiye, savunma sanayisine, hızlı trene, hastanelere, gençlere, deprem dönüşümüne ayrılsaydı bugün nasıl bir Türkiye’den konuşuyor olacaktık? Bir de bunun rakama dönüştürülemeyen kısmı var. Oğlu dağda şehit olduğunda saçları bir gecede ağaran annenin maliyeti hangi tabloda yazıyor? Babasının üniformasına sarılarak büyüyen çocuğun kaybettiği yılları hangi ekonomist hesaplayabilir? Terör yüzünden köyünden göçen insanın, yatırım gelmediği için memleketini terk eden gencin, yıllarca sınır karakollarında çocuğunun telefonunu bekleyen babanın hesabını hangi bütçe kalemine koyacağız?

İşte tam da burada Diyarbakır Annelerini konuşmak gerekiyor.

3 Eylül 2019’dan itibaren evlatları için Diyarbakır’da oturmaya başlayan o annelerin mücadelesini yalnız bir protesto olarak görmek büyük haksızlık olur. Onlar aslında terör örgütünün yıllarca üzerine kurduğu en önemli psikolojik duvarlardan birini yıktılar. “Benim çocuğumu geri ver” dediler. Siyasi teori anlatmadılar. Jeopolitik hesap yapmadılar. Ellerinde silah yoktu, arkalarında askeri birlik yoktu. Önlerine çocuklarının fotoğrafını koyup beklediler. Mayıs 2026 itibarıyla bu nöbete katılan aile sayısı 385’e ulaşmış, 77 aile evladına kavuşmuştu.

Bugün Terörsüz Türkiye’den söz ediyorsak o annelerin hakkını teslim etmek zorundayız. Çünkü terör örgütüne karşı en kuvvetli itirazlardan biri bazen bir komandonun namlusundan değil, bir annenin “Evladımı istiyorum” sözünden yükseldi. O anneler, dağa gitmenin bir kahramanlık hikâyesi değil; arkasında parçalanan aileler bırakan büyük bir felaket olduğunu Türkiye’ye ve dünyaya gösterdiler. Bana göre Terörsüz Türkiye’nin toplumsal temel taşlarından birini de o anneler döşedi. Bugün siyasetin konuştuğu meselenin vicdani tarafını yıllar önce onlar anlatmaya başlamıştı.

KADEM’in bundan sonraki süreçte üstlenebileceği sorumluluk da tam burada önem kazanıyor. Çünkü terör yalnız askerle terörist arasında yaşanan bir güvenlik meselesi olmadı; kadınları, çocukları ve aileleri de yıllarca doğrudan etkiledi. KADEM Yönetim Kurulu Başkanı Canan Sarı’nın TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunda yaptığı sunumda da kadınların terör, çatışma ve toplumsal krizlerin en ağır yükünü taşıyan kesimlerden biri olduğuna dikkat çekildi ve sivil toplum kuruluşlarının kalıcı toplumsal barışın oluşturulmasındaki rolü üzerinde duruldu.

Bana göre KADEM gibi yapıların bundan sonraki mücadelesi sadece konferans salonlarında olmamalı. Diyarbakır’a, Şırnak’a, Hakkâri’ye, Mardin’e gidilmeli; aynı zamanda Ankara’daki, Kayseri’deki, Trabzon’daki, İzmir’deki şehit annesinin kapısı da çalınmalı. Bir tarafta çocuğu örgüt tarafından dağa götürülmüş annenin acısı, diğer tarafta o örgütün kurşunuyla evladını toprağa vermiş annenin acısı var. Terörsüz Türkiye kalıcı olacaksa bu iki annenin acısını birbirine rakip hale getiren değil, her ikisinin gözyaşını da bu ülkenin gözyaşı kabul eden bir dil kurulmalıdır. İşte kadın hareketlerine ve sivil topluma düşen en büyük görevlerden biri budur.

Bugün Türkiye’nin aynı NATO masasında oturduğu İngiltere, Fransa ve İtalya ile geçmişte savaşmışlığımız var. Çanakkale’de dedelerimiz karşılarında dünyanın büyük güçlerini buldu. Binlerce insanımızı toprağa verdik. Bugün ise uluslararası sistem içerisinde dün savaştığımız devletlerle aynı ittifakın içerisindeyiz. Bu, Çanakkale’yi unuttuğumuz anlamına mı geliyor? Hayır. Her 18 Mart’ta çocuklarımıza Çanakkale’yi anlatıyoruz. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Fakat devletler geleceği yalnız geçmişteki savaşların öfkesiyle kurmuyor.

Dünyada benzer süreçler yaşandı mı? Yaşandı. Kuzey İrlanda onlarca yıl kanlı çatışmalar yaşadı. 1998’de Belfast, diğer adıyla Hayırlı Cuma Anlaşması imzalandı. Sadece “barıştık” denilmedi; siyasal temsil, kurumlar ve silahsızlanma mekanizması oluşturuldu, paramiliter silahların bırakılması bağımsız bir komisyon tarafından izlendi.  Kolombiya’da devlet ile FARC arasında yarım asrı aşan çatışmanın ardından 2016’da anlaşma yapıldı; silah bırakma süreci Birleşmiş Milletler mekanizması içerisinde yürütüldü.

Bu örneklerin hiçbiri Türkiye’ye birebir kopyalanamaz. Türkiye’nin tarihi başka, devlet yapısı başka, toplumsal dokusu başka, terörle mücadele tecrübesi başka. Fakat dünyadaki tecrübelerin bize söylediği çok açık bir şey var: Silahı susturmak yetmez, silahı doğuran zeminin yeniden oluşmasını da engellemek gerekir.

İşte bundan sonrası daha zor.

Silah bırakmak bir günün işi olabilir; kardeşliği yeniden güçlendirmek yılların işidir.

Provokasyon olacak mı? Elbette olacak. Bu işin bitmesini istemeyen dış unsurlar olacak. İçeride siyasi çıkarını gerilimden sağlayanlar olacak. Birileri en küçük cümleyi kesip biçip “ihanet” diyecek, birileri de süreci terör örgütünün yıllarca yaptığı kötülükleri unutturmak için kullanmaya kalkacak. Her ikisine karşı da dikkatli olmak gerekiyor. Terörsüz Türkiye’yi ne terör örgütünün geçmişini aklayan bir sürece dönüştürmeliyiz ne de sırf geçmişte yaşananlardan dolayı çocuklarımızın geleceğini yeniden aynı karanlığa mahkûm etmeliyiz.

İşte AK Parti’nin şimdi başlattığı saha çalışmasının gerçek değeri burada ortaya çıkacak. Terörsüz Türkiye’yi anlatmak için sokağa inmek güzel ama sokağın Terörsüz Türkiye hakkında ne düşündüğünü dinlemek daha da önemli. Çünkü TBMM’de kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun amacı da terörün Türkiye’nin gündeminden tamamen çıkarılması, toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi ve millî birlik ile kardeşliğin pekiştirilmesi olarak tarif edildi.

Bu nedenle artık meseleyi “Kim kazandı, kim kaybetti?” sığlığına hapsetmeyelim.

Türkiye kazanacaksa hepimiz kazanacağız.

Diyarbakır kazanacaksa Trabzon da kazanacak. Hakkâri’ye fabrika kuruluyorsa Bursa da bundan kazanacak. Dağa gidecek genç kalmayacaksa anneler kazanacak. Sınırdaki askerimizin karşısına terörist çıkmayacaksa Mehmetçiğin annesi kazanacak. Teröre harcanan para eğitime, teknolojiye, üretime aktarılacaksa çocuklarımız kazanacak.

Kırk yılın hesabını bir köşe yazısıyla kapatamayız. Kırk yılın acısını birkaç güzel cümleyle dindiremeyiz. Kaybettiğimiz insanları geri getiremeyiz, harcanan 2,3 trilyon doları geriye çeviremeyiz, şehit çocuklarının babalarıyla yaşayamadıkları bayramları geri veremeyiz.

Ama önümüzdeki kırk yılı kurtarabiliriz.

Bence bugün önümüzde duran soru da budur.

Çocuklarımıza bizim yaşadığımız Türkiye’yi mi bırakacağız; yoksa dağa çıkmanın, terör örgütlerinin, şehit haberlerinin, mayınların, bombaların, hendeklerin yalnız tarih kitaplarında kaldığı bir ülke mi?

Geçmişin hesabı hukukta, tarihte ve milletin hafızasında duracaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Ama bundan sonrasının hesabını da bir gün çocuklarımız bize soracak.

O nedenle bundan öncesi için ağıtımızı yaktık, şehidimizi uğurladık, terörle mücadelemizi verdik. Şimdi bundan sonrası için kolları sıvama vaktidir.

Terörsüz Türkiye artık sokağa indi. Şimdi görev, onu slogan olmaktan çıkarıp milletin ortak geleceğine dönüştürmektir.

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde akittv.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan akittv.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar
  • Yeniden eskiye
  • Eskiden yeniye
  • Öne Çıkanlar