ÇEKİN KİRLİ ELLERİNİZİ KADININ YAKASINDAN
,

Bir dönem " başı açık, başı kapalı " diyerek sınıflara ayırdılar. Yetmedi.
Sonra bir tık daha ileriye götürerek "gerici" dediler. Yetmedi.
Ardından "örümcek kafalı", "yobaz", "çağ dışı" dediler. Yetmedi.
Şimdi ise bütün bir toplumu aynı kefeye koyup, her fırsatta "kadına şiddet" başlığı altında
ailenin köküne dinamit döşüyerek evin babasını suçlu ilan etmeye çalışıyorlar. Lakin bir
aile sadece kadından ibaret değildir. Siz kadınla eşinin arasına geçilmez sınır ve çizgiler
koyduğunuzda bu iki insan bir bütün olmayı nasıl başarıp da aile kurumunu tesis
edecekler. Her an her nefes birbirlerine gardlarını almış bir şekilde açık arayarak nasıl
ömür sürecekler.
Dikkat ediyormusunuz; kullanılan kavramlar değişiyor, söylemler değişiyor, yöntemler
değişiyor ama hedef değişmiyor. O hedef, aileyi oluşturan değerleri tartışmalı hale
getirmek ve toplumun kendi iç dinamiklerine ve kendi öz değerlerine olan güvenini
sarsmak.
Önce bizi birbirimize düşürmeye çalıştılar. Kardeşi kardeşe, kadını erkeğe, genci yaşlıya
karşı konumlandırdılar. Fakat toplumun ortak vicdanı bu oyunu büyük ölçüde bozdu.
Sonra inanç sahibi insanları kamusal alandan uzaklaştırmaya çalıştılar. "Siz çağın
gerisindesiniz" dediler. Ancak bu söylem de toplumda bekledikleri karşılığı bulmadı.
Şimdi ise yeni bir yöntem devreye sokuluyor: Toplumun tamamı, birkaç olumsuz örnek
üzerinden mahkûm edilmeye çalışılıyor. Kadına yönelik şiddet vakaları elbette hepimizin
vicdanını yaralamaktadır. Ancak münferit suçları bütün bir kültürün, bütün bir
medeniyetin veya bütün bir toplumun karakteri gibi sunmak bilimsel de değildir, ahlaki
de değildir.
Burada sormamız gereken önemli sorular var.
Birleşmiş Milletler ve çeşitli uluslararası kuruluşlar neden yıllardır milyarlarca dolarlık
fonları "toplumsal cinsiyet" ve benzeri başlıklar altında dağıtmaya devam ediyor?
Bu fonların ne kadarı gerçekten kadının hayatını kolaylaştırıyor?
Ne kadarı aile kurumunu güçlendiriyor?
Ne kadarı anneliği, çocuk yetiştirmeyi ve aile içi dayanışmayı destekliyor? Hiç bu
konulara kafa yormuyoruz acaba?
Sosyolojik araştırmalar bize şunu göstermektedir ki; güçlü toplumların temelinde güçlü
aileler bulunmaktadır. Amerikalı sosyolog ve siyaset bilimci , toplumsal güven ve sosyal
sermayenin ekonomik kalkınmanın temel unsurlarından biri olduğunu ifade eder. Sosyal
sermayenin ilk üretildiği yer ise ailedir.
Peki bugün ne yapılıyor?
Kadın özgürleşiyor söylemi altında kadın, zaman kavramı olmayan çalışma modellerine
yönlendiriliyor. Gece vardiyalarına, ağır fiziksel işlere, düzensiz yaşam şartlarına maruz
bırakılıyor. Tır şoförlüğünden maden işçiliğine kadar her alan, "güçlü kadın" sloganıyla
pazarlanıyor.
Oysa asıl soru şudur:
Kadını güçlendirmek, onu erkekleşmeye zorlamak mıdır?
Yoksa kadının doğasına uygun şartları oluşturmak mıdır?
Bugün teknolojinin bu kadar geliştiği, yapay zekânın birçok mesleği dönüştürdüğü,
uzaktan çalışma modellerinin yaygınlaştığı bir çağda yaşıyoruz. Eğer gerçekten kadın
düşünülüyorsa, neden kadınların aile hayatını koruyabilecekleri, çocuklarıyla daha fazla
vakit geçirebilecekleri, güvenli ve esnek çalışma modelleri yeterince desteklenmiyor? Bu
da düşündürücü bir durumdur.
Bir çiçeğin bile uygun iklim ve toprakta geliştiğini biliyoruz. En basit biyolojik gerçekler
bile her canlının kendi özelliklerine uygun şartlarda daha sağlıklı geliştiğini gösteriyor.
Öyleyse neden kadın sürekli olarak kendi doğasına aykırı olduğu düşünülen ağır yaşam
koşullarına yönlendiriliyor?
Burada mesele kadınların çalışma hayatına katılması değildir. Tarih boyunca kadınlar
üretimin içinde olmuş, tarımda, ticarette, eğitimde ve sanat hayatında önemli roller
üstlenmiştir.
Mesele, kadının değerini sadece ekonomik üretim kapasitesiyle ölçen anlayıştır.
Bir annenin yetiştirdiği bilinçli bir evlat, bazen milyarlarca dolarlık yatırımlardan daha
büyük bir toplumsal katkı sağlayabilir.
Bu nedenle çözüm; kadını ev ile iş arasında tercihe zorlamak değil, aile dostu politikalar
geliştirmektir.
Nitelikli kreşler, esnek çalışma modelleri, annelik destekleri, aile danışmanlığı
hizmetleri, ev merkezli üretim imkanları ve kadınların eğitim seviyelerini yükselten
programlar bu sürecin temel parçaları olmalıdır. Lakin bu eğitimler kadına aile ve sosyal
yapı içerisinde dişini tırnağına çıkarmış ürkütücü bir modele dönüştürmemeli. Bilakis
kadın merhamet, hikmet ve irfan mektebi olarak toplumun ve ailenin ve hatta eşinin
sığınacağı bir liman olmalıdır.
Kadını korumak, onu yormak değildir.
Kadını güçlendirmek, onu tüketmek değildir.
Kadını yüceltmek, onu fıtratını yok sayan kalıplara hapsetmek değildir.
Kadın da aile de insanlığın ortak mirası ve bir medeniyetin özü, bir devletin ise ameliyat
olma yolunda çekirdeğidir.
Bu yüzden zihnimde ve vicdanımda tek bir soru yankılanıyor!..
Kadını gerçekten korumak mı istiyorsunuz, yoksa onu kendi köklerinden uzaklaştırarak
yeni bir toplumsal mühendislik projesinin parçası haline mi getirmek istiyorsunuz?
Toplumun vicdanında asıl cevabını bekleyen soru budur.
Sosyolog Berrin yağcıoğlu
- Yeniden eskiye
- Eskiden yeniye
- Öne Çıkanlar





