SES...
.

Günümüzde cismi olmayan bir savaşın içerisindeyiz. Öyle bir savaş ki her cephede isimsiz cisimsiz bizimle dişe diş ve göze göz mücadele etmeye devam etmekte. Özellikle Müslüman Türk milletinin kaderi; onu diri ve iri tutan Türk töresinin ve medeniyet unsurlarının birçok cepheden saldırıya uğramasıdır. Bir milleti yerle bir etmek istiyor iseniz; o milletin önce kulağını bozmalısınız.
Çünkü kulağı bozulanın dili değişir, dili değişenin zihni değişir, zihni değişenin ise artık aidiyeti kalmaz. Tarih boyunca istilacılar şehirleri yakmadan önce o toplumun hafızasını hedef aldılar. Bugün ise hafızaya giden en kısa yol müzikten geçiyor.
Bir zamanlar anadolu coğrafyasında ve İslâm medeniyetinde ses; tedaviydi, terbiyeydi, ruha dokunan bir medeniyet nefesiydi. Osmanlı’da Darüşşifa geleneğinde makamlarla tedavi uygulanıyordu. Rast makamının huzur verdiği, Hüseyni makamının dinginlik sağladığı, Nihavent’in melankoliyi dengelediği konuşuluyordu. Çünkü bizim medeniyetimiz sesi yalnızca eğlence olarak görmezdi; insan ruhunun kapısını açan bir anahtar olarak görürdü.
Bugün ise aynı ses, küresel kültür endüstrisinin elinde bir psikolojik harp aracına dönüştü. Artık mesele sadece “müzik dinlemek” değil; bilinçaltına hangi ritmin, hangi tekrarın, hangi sloganın işlendiğidir. Modern müzik endüstrisi, insanın dikkat sistemini, dürtü merkezlerini ve davranış reflekslerini çok iyi biliyor. Sürekli tekrar eden ritimler, agresif bas frekansları, cinselliği ve öfkeyi normalleştiren sözler; genç zihni bir süre sonra uyuşturuyor. Çünkü insan zihni tekrar edilen her şeyi zamanla “normal” kabul etmeye başlıyor.
Bugün dünya psikoloji literatüründe “priming” denilen bir kavram var. Yani bilinçaltının belirli uyaranlarla yönlendirilmesi. Reklam sektöründen siyasete kadar her alanda kullanılan bu teknik, müzikte de çok güçlü şekilde kullanılıyor. Bir şarkının sadece sözleri değil; ritmi, temposu, kullanılan ses frekansları ve tekrarları da insan psikolojisini etkiliyor. Özellikle genç yaşta sürekli maruz kalınan içerikler; öfke, saldırganlık, haz bağımlılığı ve kimlik çözülmesi oluşturuyor.
Tesadüf müdür bilinmez ama bugün dünya müzik piyasasının en çok pompaladığı temalara baktığınızda; aile karşıtlığı, sınırsız haz, madde kullanımı, anlamsızlık ve saldırgan bireycilik görüyorsunuz. Genç artık bir millete ait hisseden insan değil; yalnızca tüketen bir organizmaya dönüştürülüyor.
Bir milletin türkülerle büyüyen çocukları vardı. Ninnilerle uyuyan, ilahilerle huzur bulan, bozlaklarla acıyı öğrenen bir nesil… Şimdi ise kulaklıklarla dünyadan koparılmış, kendi kültürüne yabancılaştırılmış bir gençlik oluşuyor. Çünkü ses yalnızca eğlence değildir; ses aynı zamanda kimliktir. Ve bir kimlik genlere ritim ve seslerle kodlanır.
Bugün Anadolu’nun herhangi bir köyünde yaşlı bir amcanın söylediği türkü ile küresel pop kültürünün ürettiği müzik arasında yalnızca melodi farkı yoktur; medeniyet farkı vardır. Biri insanı köklerine bağlar, diğeri köksüzleştirir.
Soğuk Savaş yıllarında kültürel propaganda araçlarının nasıl kullanıldığı artık arşiv belgelerinde açıkça görülüyor. Sinema, müzik, moda ve medya; toplumların davranış biçimlerini dönüştürmek için stratejik araçlar olarak değerlendirildi. Çünkü savaş artık cephede değil; zihinlerde yürütülüyordu.
Bugün dijital platform algoritmaları da aynı mantıkla çalışıyor. Genç ne kadar karanlık, öfkeli, bağımlılık oluşturan içerik tüketirse ona daha fazlası öneriliyor. Böylece insanın ruh dünyası sürekli aynı frekansa maruz bırakılıyor. Bu yalnızca kültürel yozlaşma değil; psikolojik kuşatmadır.
Elbette burada mesele bütün Batı müziğini düşman ilan etmek değildir. Tarihte Ludwig van Beethoven gibi insan ruhuna derinlik kazandıran besteciler de çıktı, Johann Sebastian Bach gibi insanı düşünmeye sevk eden eserler de üretildi. Mesele coğrafya değil; müziğin hangi amaç için kullanıldığıdır. Fakat bugün küresel endüstri, müziği büyük ölçüde tüketim ve davranış mühendisliği aracına çevirmiş durumda.
En büyük kırılma ise şurada yaşandı: Bizim gençlerimiz artık kendi sesine yabancı hale geldi. Bağlamanın teline “eski”, türkünün sözlerine “sıkıcı”, milli tınılara ise “geri kalmışlık” gözüyle bakmaya başladı. İşte asıl kültürel işgal burada gerçekleşti. Çünkü bir toplum kendi ezgisine yabancılaşırsa, zamanla kendi tarihine de yabancılaşır.
Bugün yapılması gereken şey yasaklamak değil; yeniden inşa etmektir. Gençlerin kulağını yeniden medeniyet sesiyle buluşturmak gerekir. Okullarda musiki kültürü yeniden öğretilmeli, geleneksel enstrümanlar desteklenmeli, gençler yalnızca tüketici değil üretici hale getirilmelidir. Çünkü ruhu beslenmeyen gençlik, başka güçlerin frekansına teslim olur. En temel ve kıymetli üretkenlik ise fikir ve duygu üretimidir. Çünkü fikir ve duygu bir medeniyetin inşasında bu medeniyetin harcıdır
Unutulmamalıdır ki bir millet önce neyi dinliyorsa ona dönüşür. Kulaklarını kaybeden toplumlar, sonunda hafızalarını da kaybeder. Ve hafızasını kaybeden bir milletin ise hayata sabitlendiği kökleri de kalmayacağından dolayı ayakta kalması çok zordur.
Ez cümle, silah sadece ele alınan somut cihazlar değildir. Ondan daha tehlikeli silahlar vardır görünmeyen dokunulamayan, algılanıncaya kadar birçok tahribat veren. Ses ve tınılar da bunlardan bir tanesidir. Kokular, görsel semboller ve beş duyu organımıza hitap eden birçok yaşamsal unsur... Toplum olarak ayık ve uyanık olmamız gerekiyor ki aklı hür, vicdanı hür, bilinç ve şuur üzere, barış ve müreffeh içerisinde bir toplum olabilelim. Sağlık ve saadet içerisinde kalınız.
Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU
- Yeniden eskiye
- Eskiden yeniye
- Öne Çıkanlar





