LAİKLİK KALKANI İLE YAPILAN SOSYAL VE AKADEMİK KIYIM
.

“Bu gençlik nereye gidiyor?” sorusu artık samimi bir muhasebenin değil, sorumluluğu karşı tarafa yıkmanın konforlu bir aracına dönüşmüş durumda. Oysa sosyolojik gerçeklik şunu gösteriyor: Gençlik kendi başına bir yön tayin etmez; yön, zemin ve rota yetişkinlerin planladığı sosyal standart ve sosyal yaşam sistemi içerisinde yetişkinler tarafından belirlenir.
Bugün gençliğin yönelimlerini tartışıyorsak, önce inşaa ettiğimiz kültürel, dijital ve ahlaki zemini konuşmamız gerektiği inancını taşımaktayım.
Dijital kanalizasyon diyebileceğimiz; uç noktada çıplaklığın şiddetin acımasızlığın kuralsızlığın empoze edilerek öğretilerinin en üst seviyede teknoloji kullanılarak, videolar eşliğinde sürüme verldiği ve kontrolsüz akış. TÜİK 2024 verilerine göre Türkiye’de 16–24 yaş arası gençlerin internet kullanım oranı %96’nın üzerindedir. Aynı yaş grubunda günlük ortalama internet kullanım süresi 4–6 saat bandındadır. Küresel ölçekte ise DataReportal 2025 Dijital Raporu, gençlerin sosyal medyada günde ortalama 2 saat 30 dakikadan fazla zaman geçirdiğini ortaya koymaktadır.
Algoritmalar tarafından süzgeçsiz biçimde servis edilen içerikler; şiddeti, çıplaklığı, tüketim çılgınlığını ve haz merkezli yaşamı normalleştiren bir kültürel bombardımana dönüşmüş durumda. Sosyoloji literatüründe bu durum “norm aşınması” ve “ahlâki çözülme” kavramlarıyla açıklanırken. Emile Durkheim’ın “anomi” kavramı tam da bu zemini tarif eder; sosyal ahlâkın kurallarının belirsizleştiği, değerlerin çözündüğü bir toplumsal boşluk hali. Tam da bu hali yaşamaktayız.
Gençlik bu boşlukta savrulmuyor; bu boşluğu biz kendi iradî kararlarımız ile oluşturarak, gençliğimizi bu karanlık boşluğa kendi ellerimizle biz savurduk. Batılılaşma sarhoşluğu ile batıdan aldığımız verilerin; içeriğine ve hedef noktalarına bakmaksızın bir ön çalışma yapılmadan bilinçsizce topluma enjekte edilmesi sonucunda sosyal, kültürel ve kamusal alanda vermiş olduğu tahribatı ancak fark edebilme imkanına sahip olduk.
Popüler kültürün öğretici rolü ile, dizilerde aile içi sadakatsizlik ve aldatan iki yüzlü, hastalıklı insan karakterleri normalleştirilerek sıradanlaştırılıyor, müzikte isyan ve kaos romantize ediliyor, sanat adı altında çıplaklık estetikleştiriliyor. Kültür endüstrisinin ürettiği içeriklerin gençlerin değer dünyasını şekillendirdiği artık inkâr edilemez bir gerçektir.
OECD raporları, aile bağları güçlü ve değer aktarımı sistematik olan toplumlarda gençlerin suç oranlarının ve madde kullanım oranlarının daha düşük seyrettiğini ortaya koymaktadır. Bu yalnızca ekonomik refah meselesi değildir; sosyal sermaye ve ahlaki altyapı meselesidir. Ahlaki altyapı ise devletin ve milletin bulunduğu sistem içerisindeki her birimi ilgilendirir. Çünkü ahlâksızlık ticaretten, siyasete, ekonomiden, eğitime, adaletten, aile yapısına kadar her türlü iletişim ve toplumsal değerleri çürüterek yaşanmaz hale getirir.
Ülkemizde din ve ahlak Temelli eğitim modelinin ödündeki en ilginç ve enteresan olan laiklik tartışmasıdır. Türkiye ile Avrupa Arasındaki algı ve zihniyet farkı kocaman bir uçurum seviyesindedir. Avrupa’da devlet okullarında öğretmenlik yapmış biri olarak şunu açıkça ifade edebilirim ki; Avrupa’daki laiklik pratiği ile Türkiye’deki laiklik algısı arasında ciddi bariz farklar bulunmaktadır. Gençliğe gösterilecek ilk adres ne kadar anne baba ile başlasa da sonrasında yıllar süren bir eğitim sürecinin içerisine giren çocuk ve gençlerimizde laiklik adı altında dini ve ahlaki değerlerden uzak bir sistemin öğretileri ile beslenmek zorunda bırakılmaktadırlar. Ahlaktan yoksun bir adresin gençlerimizi ulaştıracağı nokta ise kuralsızlık, gaddarlık, zorbalık, sevgisizlik ve kaosa hayranlık olur.
Hz. Muhammed ( sallallahu aleyhi ve sellem ) asırlar öncesinde dinin tarifini kendisinden sordukları vakit, dinin tarifini tek bir kelimeyle “AHLÂK ” olarak ifade etmiş, kendisinin ise “ güzel ahlâkı “ tamamlamak üzere Allah tarafından görevlendirildiğini söylemiştir.
Biz Batı medeniyetinin Orta çağ çöpünü ülkemize taşıma telaşını yaşar ve öz kimliğimizi öz değerlerimizi taşıyan 600 yıldan fazla köklü arşivimizi Bulgaristan'a çöp diye satar iken; bu konuda da bizden yine 5-0 önde başlayan Avrupalılar bakın kamusal yapıyı nasıl şekillendirmişler. Almanya, İtalya ve birçok Avrupa ülkesinde okulların açılışında kilise törenleri yapılmakta, sınıflarda haç sembolleri yer almakta, din dersleri devlet sisteminin bir parçası olarak verilmektedir. Üstelik dini farklılıklar ve mezhep farklılıkları da göz önünde bulundurularak. United Kingdom’da devlet okullarında günlük ibadet uygulamaları hâlen mevcuttur. Hatta ve hatta bizim dinimize ait Kurban ve Ramazan bayramları da resmi tatil olarak yürürlüktedir. Siyasi devlet kanadına baktığımızda, bilindik ülkelerde ise milletvekilleri ve kıdemli, kritik görevleri olan memurlar göreve başlarken kendi inanç sistemine ait olan kutsal kitabı üzerine yemin edebilmektedir. Ama bu konu bizim ülkemizde tartışmaya dahi kapalıdır. Yine Avrupa'da birçok hapishane ve hastanelerde dinin vermiş olduğu huzur ve sükunun sakinliğini, ahlaki değerlerle bezenmiş dini sistemin pozitif sonuçlarını kullanmak amacı ile her dine ait devlet tarafından görevlendirilmiş bir din görevlisi bulunmaktadır.
Buna rağmen bu ülkeler “laiklik elden gidiyor” paniği yaşamamaktadır. Çünkü laiklik; din ve vicdan özgürlüğünün devlet güvencesi altında olmasıdır. Devletin dini yasaklaması değil, çoğulculuğu korumasıdır.
Türkiye’de ise laiklik çoğu zaman dinî görünürlüğe karşı refleks olarak konumlandırılmakta ve dini “ öcü “ olarak ilân etmektedir. Bu durum sosyolojik açıdan “ideolojik sekülerleşme travması” olarak okunabilir. An itibariyle bu sosyal hastalıktan çıkabilmenin sarsıntılı krizlerini yaşamaktayız.
Bir insanı sosyal ahlâka ve kamusal kural ve değerlere saygılı hale getiren şey sadrımızda taşıdığımız vicdan mıdır, kolluk gücü müdür? Suç oranlarını düşürmenin yolu sadece kamera sistemleri, cezalar ve kolluk gücü değildir. United Nations Office on Drugs and Crime verileri, toplumsal güven ahlâk düzeyi yüksek ve aile yapısı güçlü ülkelerde suç oranlarının daha düşük olduğunu göstermektedir.
İnsanın en güçlü denetim mekanizması dışsal baskı değil, içsel vicdandır. Vicdan ise ahlâki referanslarla beslenir. Bu referansların en köklü kaynağı ise dinî ve manevi değerlerdir. Sosyolojik olarak din; sadece ibadet sistemi değil, aynı zamanda sosyo-kültürel ve kamu ahlâkı üzerine kurallar üretme mekanizmasıdır. Toplumsal düzenin görünmez çimentosudur.
Sosyal ahlâk İnşaası bir güvenlik politikasıdır. Bugün İskandinav ülkeleri yüksek yaşam standartlarıyla anılıyorsa, bunun nedeni yalnızca ekonomik kalkınma değildir. Sosyal ahlâkî güven, toplumsal sözleşme ve değer temelli eğitim sistemleri bu başarının temel unsurlarıdır. Aynı şekilde Almanya’da mesleki eğitim sistemi yalnızca teknik beceri değil, disiplin ve sorumluluk kültürü, “ çalışmak ibadettir “ kavramı üzerinden bilinç üretmektedir.
Toplumun ruhu ihmal edilerek medeniyet inşaa edilemez. Eğer sosyal hayatın hukukunu ahlâk temelli oluşturmaz isek ; gençliği yalnızca yasaklarla, korkuyla ve cezayla hizaya getirmeye çalışırsak; elde edeceğimiz şey bilinçli bireyler değil, denetimden kaçmayı öğrenmiş kitleler olur. Sonuç ise tüm vehameti ile ortadadır.
Sonuç olarak; soruyu değiştirmenin zamanı gelmiştir.
Asıl soru şu olmalıdır;
“ Bu gençlik nereye gidiyor ? “ değil,
Biz yetişkinler, ” gençliği hangi adrese yönlendiriyoruz ? ”
Eğer rotayı sosyal ahlâk inşasına, milli ve mânevi değerlere, değer temelli eğitime çevirme iradesi gösterdiğimiz anda “laiklik elden gidiyor” sloganları yükseliyorsa, burada ideolojik bir ezberle ve dış menşeyli bir kasıt ile karşı karşıyayız demektir. Çünkü bu yemek Avrupa'nın mutfağında bu şekilde pişmemekte.
Toplumsal çöküş; bir anda olmaz.
Sosyal ahlâk yapısının kurallarının aşınmasıyla başlar.
Vicdanın zayıflamasıyla hızlanır.
Değerlerin alay konusu olmasıyla derinleşir.
Bir sosyolog olarak kanaatim nettir;
Bir toplum ve sosyal medeni sistem, polis devleti ile değil, vicdan devleti ile ayakta kalabilir.
Ve vicdan; ancak ahlâkla, ahlâk ise köklü milli ve manevi değer sistemleriyle ve din ile beslenir.
Bugün tartıştığımız başlıklar, aslında nerede tıkandığımızı gösteriyor. Eğer cesaretle öz eleştiri yapabilir isek, gençliğin rotasının bizim elimizden değiştiğinin farkındalığını yaşayarak, yine gençliğin rotasını doğru adrese biz sabitleyebiliriz.
Aksi halde aynı soruyu sormaya devam ederiz:
“Bu gençlik nereye gidiyor?”
Oysa cevap aynadadır.
Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU
- Yeniden eskiye
- Eskiden yeniye
- Öne Çıkanlar





