KUKLALAR ÇAĞINDAN GÜÇLER DENGESİNE
.

Ortadoğu’nun son yüzyılı, jeopolitik mühendisliğin laboratuvarı olarak geçti. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ardından bölge, yerel dinamiklerle değil, küresel güç merkezlerinin tasarımıyla şekillendirildi. Birleşik Krallık ve Fransa öncülüğünde çizilen sınırlar, toplumsal gerçeklikleri değil stratejik çıkarları esas aldı. Mandater yönetimler kuruldu, hanedanlar transfer edildi, güvenlik mimarisi dış garantilere bağlandı.
1920’de Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın kısa süreli Şam tecrübesinin ardından Irak’a kral yapılması ve kardeşi Abdullah’ın Ürdün’e yerleştirilmesi, bölgenin nasıl bir “hanedan mühendisliği”ne tabi tutulduğunu gösteriyordu.
Suriye, Fransız mandasına, Irak ve Mısır İngiliz nüfuzuna, Libya ise İtalyan işgaline sürüklendi. 1948’de ise İsrail’in kuruluşu ile bölge, kalıcı bir güvenlik krizine sabitlendi. Ortadoğu, uzun süre kendi iradesiyle değil, küresel güçlerin rekabet parametreleriyle var oldu.
21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken Türkiye’nin stratejik dönüşümü ile tablo değişiyor. Türkiye, özellikle Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde, klasik savunma reflekslerinden proaktif jeopolitik hamlelere yöneldi. Bu değişim, askeri operasyonların ötesinde bir “stratejik zihniyet dönüşümü”nü temsil ediyor.
2016’da başlatılan Fırat Kalkanı Harekatı, 2018’de Zeytin Dalı ve 2019’da Barış Pınarı operasyonlarıyla Türkiye, güney sınır hattında fiili bir güvenlik kuşağı oluşturdu.
Bu adımlar, terörle mücadeleyle birlikte, sınır ötesi tehditleri kaynağında bertaraf etme doktrininin sahaya yansımasıydı. Aynı dönemde Irak’ın kuzeyinde yürütülen Pençe serisi operasyonlar, asimetrik tehditlere karşı süreklilik arz eden bir güvenlik paradigmasını ortaya koydu.
2019’da Libya ile imzalanan deniz yetki alanları mutabakatı, Doğu Akdeniz denkleminde oyunun kurallarını değiştirdi. Türkiye, bu hamleyle yalnızca Trablus merkezli meşru hükümete destek vermedi; aynı zamanda enerji jeopolitiğinde dışlanma senaryosunu bozdu. Sahada kullanılan yerli SİHA’lar, özellikle Bayraktar TB2, hibrit savaş konseptinin etkinliğini gösterdi. Bu müdahale, askeri teknolojinin diplomasiyle entegre edildiği yeni bir güç projeksiyonu modeliydi.
Askeri aktivizm, diplomatik normalleşmeyle paralel ilerledi. Suudi Arabistan ile ilişkilerin yeniden inşası, Mısır ile enerji diplomasisi, Ürdün ile artan temaslar; Türkiye’nin merkezileşme stratejisi izlediğini gösteriyor.
Türkiye’nin bölgesel etkinliğinin arkasında en kritik faktör, savunma sanayiinde yerlileşme oranının artmasıdır. SİHA’lar, füze sistemleri ve milli muharip uçak projeleri, dışa bağımlılığı azaltırken diplomatik manevra alanını genişletiyor. Artık askeri kapasite sadece caydırıcılık değil, aynı zamanda pazarlık gücü üretiyor.
Ortadoğu’da “kuklalar çağı”nın sona erdiğini söylemek erken olabilir; ancak güç dengesinin yeniden dağıldığı açık. Türkiye, tarihsel hafızasını jeopolitik realizmle birleştirerek bölgesel bir denge unsuru haline geldi.
Bir asır önce Filistin etrafında kurulan kukla düzeninin ipleri tamamen gevşedi. Suriye ve Libya’da görülen özgürleşme dalgası… sıra, diğer İslam dünyası ülkelerine geliyor. Bölge ülkeleri, Osmanlı’dan kalan kardeşlik bağlarını hatırlıyor; kararlarını artık Türkiye ile birlikte alıyor.
Bugün yaşanan kırılma, karar merkezlerinin yer değiştirmesidir. Dün Londra ve Paris’te alınan kararlar, bugün Ankara, Riyad, Kahire ve Doha hattında müzakere ediliyor. Bu, mutlak bir özgürleşme değil belki fakat, iradenin yerelleşmesi adına önemli bir eşik.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uzun vadeli vizyonu, Türkiye’yi bölgesel bir denge unsuru haline getirdi. Tarih tekerrür etmiyor, bu kez sahneyi eski kuklaların ipini kopararak yönlendiren bir lider var.
Ortadoğu, kendi kaderini yazmayı Türkiye ile birlikte öğreniyor. İşte en büyük kırılma tam da burada, iplerin koptuğu ve özgürleşmenin tüm bölgeye yayıldığı yerde başlıyor.
- Yeniden eskiye
- Eskiden yeniye
- Öne Çıkanlar





