BIST118.399%3.13
USD6.8662%0.00
EURO7,7903%-0.04
ALTIN397,03%-0.13

İnsan merkezci hayat

Yavuz Bahadıroğlu

03 Haziran 2020 06:40

“Ben merkezci” bir hayatımız var. Hâlbuki Osmanlı’da hayat “insan merkezci”dir (anthropocentrism): “İnsan merkezci” olarak eğitilen Osmanlı insanı din, dil, renk, ırk farkı gözetmeksizin insanlara hizmeti ibadet telakki ediyor, “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” prensibi içinde, hayırda yarışıyor, bu ulvi ve külli yarışın bir sonucu olarak da, büyük hayır müesseseleri (vakıflar) vücuda getiriyordu.

Osmanlı’da vakıf müesseselerin bolluğu ve yaygınlığı, hayırda yarışın ne denli büyük bir toplumsal heyecan dalgaları oluşturduğunu gösteriyor.

Rahatlıkla diyebiliriz ki, Osmanlı insanı, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır” anlayışı çerçevesinde, hayatını yaradılış hikmetine hizmete vakfetmişti.

Devlet, insanının bu ulvi çabasından öylesine etkilendi ki (belki birazcık abartıyorum), bizatihi kendisi devasa bir vakfa dönüşüp din, dil, renk, ırk, kıyafet faklı gözetmeksizin, tüm gücünü, yönettiği insanların hizmetine verdi: Bu da Osmanlı’yı “dilencisiz bir millet” yaptı.

Osmanlı ahlâkında insan hayatın merkezidir. Vakıf müesseseler ise, insana (ve tabii ki hayata) duyulan sevgi ve saygının kurumlaşmış halidir. Böyle müesseseler düşünebilmek için, insanın yaradılış hikmetini kavramak gerekir. İnsanın yaradılış hikmetini en iyi anlatan kitap Kur’an olduğuna göre, insana hizmeti pek tabii Müslümanlar kurumlaştıracaklardı. Böylece Müslüman yüreklere “vakıf” fikri doğdu ve kısa sürede kültüre dönüştü.

Bir kişinin malını-mülkünü hiç tanımadığı insanların hizmetine sunması, insanı tüm teferruatı ve kıymetiyle kavramasıyla mümkündür! Belli ki, bu idrak Osmanlı insanında mevcuttu. Bu idrak olmasaydı, yirmi altı binden fazla vakıf kurulabilir miydi? Bu vakıflardan bazıları hayvanlara ve bitkilere yöneliktir ki, Ortaçağda böylesine derin bir çevre bilincini takdirle anmamak haksızlık olur.

Kendi ecdadımıza haksızlık demek, “sütsüzlük” demek olacağından, hayvanlara ve bitkilere bakış açısına birkaç örnekle işaret etmek isteriz.

Elisee Recus yazıyor: “Osmanlılardaki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır... Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde, hangi evin bacasına leylekler yuva yapmışsa, bilin ki o bir Türk evidir. Leylekleri rahatsız etmemek için ateş yakmazlar.”(Küçük Asya. c. 9).

Gezgin Guer, başka bir örnek veriyor: “Bu adamlar (dediği bizim ninelerimiz ve dedelerimizdir) sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar... Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür...”

Osmanlı Asırlarında, canlı cansız tüm varlıkların Allah’ı zikrettiğine inanıldığı için, hayata “şefkat” ediliyor, hayatın en kıymetli varlığı olan insana, düşman olmaması kaydıyla, “öz kardeş” nazarıyla bakılırken, hayvanlar ve bitkiler aynı şefkat anlayışı içinde kucaklanıyordu. Artık şunu iddia edebiliriz: Yeryüzünün ilk “sosyal devlet”i ninelerimizle dedelerimizin kurduğu Osmanlı Devleti’dir.

Osmanlı askerî teşkilatını Avrupa´ya tanıtmasıyla meşhur Comte de Marsigil, yere tükürmedikleri için, atalarımızı şöyle eleştiriyor:

“Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bunun için de saçlarında sakallarında bir hararet olur ve zamanla saçları, kaşları, sakalları dökülür.”

Unutmayalım ki, salgın hastalıklar pislikten doğar!

Yavuz Bahadıroğlu

Akit TV köşe yazarı