BIST105.360%0.39
USD6.82%0.04
EURO7,5549%0.00
ALTIN377,05%0.17
Akit HaberYazarlarYaşar DeğirmenciCorona günleri ve düşündürdükleri

Corona günleri ve düşündürdükleri

Yaşar Değirmenci

30 Mart 2020 10:06

Boş olanın; tarzı, üslubu stili, kişilikli çizgisi, tek kelimeyle “tutarlılığı” olmaz. Nasıl eğleniyorsunuz, nasıl üzülüyorsunuz, nasıl seviniyorsunuz, nasıl seviyorsunuz, nasıl eğitiyorsunuz, nasıl küsüyorsunuz, nasıl düşünüyor ve düşüncelerinizi nasıl ifade ediyorsunuz; bütün bu özellikleriniz nasıl bir “tutarlılık hâli” oluşturuyor? Önemli olan farklılık izahı işte budur. Ana caddede yere düşmüş birini bir saat bir çöp paketi gibi seyreden, aynı binada oturmalarına rağmen orada yaşayan insanların ne sevincini, ne üzüntüsünü paylaşan, ne hastasından ne cenazesinden haberi olanlarla yaşanan bir hayat insani bir hayat mıdır? “Bize ne oldu?” diye kendi kendimize soramaz mıyız? Fıtrata aykırı sun’ilikler içinde kendi kendimizin kölesi hâline gelmişiz. Fıtrata aykırı bir faaliyet içinde; üretirken tükeniyor, temizlenirken kirleniyor, beslenirken zehirleniyoruz. Yaparken bozuyor, çalışırken âtıllaşıp dinlenirken yoruluyoruz. Okurken de cahilleşiyoruz. Batılı hayat tarzının zaaflarını da aşan bir yaşayış güzelliğine erişebiliriz. Ama kişiliğimizi; bir biçimsel kimlik özelliğine takarak kuramayız, yaşayamayız, şuurlandırıp tutarlı kılamayız.

Son alınan çocukların evde ders görmesi, altmış yaş üstünün sokağa çıkmama ve bazı dükkânların (iş ve iş yerlerinin kapanması, vs.) bizim eğitim sistemimizdeki üç önemli hususu gündeme getirmiştir. (Eğitim yazılarıma bakılabilir.) Üçünü kısaca yazayım:

Birincisi; vakti değerlendirme, zamanın kıymetini, önemini, vakit israfının bütün israflardan daha önemli olduğu hususu. İkincisi; mezunlarımıza (ister lise, ister üniversite) okuma alışkanlığı kazandıramadan mezun etmemiz. Bir de tekno-bilgisayara (internet, sosyal medya, vs.) gençleri esir etmemiz yahut esaretten kurtaramayışımız. Şu kelimeler bile kullanılamaz hale gelmiştir. Niçin “imkân” değil de “olanak”? “Şart” değil de “koşul”? “Kelime” değil de “sözcük”? “Hâfıza” değil de “bellek”? “Hayal” değil de “imge”? “Delil” değil de “kanıt”? “Mukabil”, “rağmen” değil de “karşın”? “Misafir” değil de “konuk”? “Ev” değil de “konut”! Basit bir yazıyı anlamak için sözlük mü bulunduracaklar? Üçüncüsü; Örgün eğitim, yaygın eğitim var. Ama ‘özgün eğitim’ yok. Bize ait eğitim, bizim kendi değerlerimizin öğretildiği, din/dil/tarih şuurunun verildiği bir eğitim. Bize ait bir eğitim. Mazi/hal/istikbal çizgisini yıkmayan bir eğitim. Bu da verilmedi.

Tabii eğitim yazısı yazmıyorum ama sonuçlar ortaya çıkınca, insanlarımızın bunalıma düştüğünü, en küçük bir rahatı kaçtığındaki hallerini görünce temelinin buraya dayandığına temas etmeden olmuyor. Ne imtihan, ne tevekkül, ne kanaat, ne sabır, ne şükür, ne akraba, ne büyüklere hürmet, küçüklere sevgi ve şefkat, vs. Bunların verilmediği bir eğitimin mahsulü bugünkü insanımızın durumudur. ‘Batı’ diye diye batmadık mı? Meselâ klasik demokrasinin kurucusu J. Lock’a bir de ahlâk kitabı yaz diyenlere ‘İncil varken ahlak kitabı mı yazılır?’ derken biz kendimize bakalım, ne haldeyiz? Papazların elinde oyuncak hale gelmiş, ilahi özelliğini kaybetmiş bir din ve kitabın mensubu aydınları bile böyle düşünürken bizim bir tek noktası (harekesi) değişmemiş/değişmeyecek bir dinin mensuplarının (dinini yaşasın yaşamasın) Peygamber ahlâkını tehlikeli görmesi, sosyal ahlâk, laik ahlâk, vs. uydurmaları, üstelik bizim entel/dantel takımının hep bunu canlı tutması (maalesef) Millî Eğitim Bakanı dahil etkilenip güzel bir teşebbüsü varsa vazgeçer, dönüş yapar hale gelmesi çok düşündürücüdür. Kararlı, tavırlı, bu milletin, bu devletin, mensubu olmanın, bu ayyıldızlı bayrağın, şehit kanlarıyla yoğrulmuş vatanın evlatları olmanın icapları ihmal ve tehir edilmeden; yaşananlardan dersler çıkararak, ibretler alarak kendimize çeki düzen vermemiz, Başkan Tayyip Erdoğan’ı yalnız bırakmamamız gerekir.

Sağlam bir âdâb-ı muâşeret formasyonunu eğitim sistemimizde veremeyince dindar olanlar bile âyet ve hadise uyarak hareket etme yerine cezadan korkarak veya cezaya rağmen yaparak yahut egoist hareket ederek eğitimin sonucunu gösteriyor. Trafikte bile ceza korkusuyla kaidelere uyuyor insanlar. Birçok kazaya sebebiyet verip insanların canına kast edenler de bu eğitim sisteminin sonucu değil mi? Sekiz yıllık mecburi eğitime, lise eğitimin zorunlu hale getirilmesine rağmen insanımızın kalitesinde yükselme, suç işleme oranında hiçbir azalma olmadığı gibi artma olmuştur. Uzatmaya gerek yok. Hepimiz öğrenciler, öğretmenler, idareciler, veliler, babalar, dedeler, herkes ‘nefs muhasebesi’ yapmalıdır.

Yazımı son yaşadıklarımızdan kopmadan çok tekrarlandığı halde kaale almadığımız hadisler, Hz. Ömer örneği ve Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Görmezin son konuşmasındaki birkaç maddeyle bitireyim. Rabbimize ilticalarımızı, dualarımızı, zikirlerimizi de unutmayalım. Çok tekrar edildiği için bildiğimiz ama düşünerek hareket edip amel haline getirmediğimiz; Resulullah Efendimiz’in 14 asır önce kendi dönemi için salgın hastalıklara karşı karantina ilkelerini en iyi şekilde belirlemesi. Bu mevzua Allah Resulu’nün önem verdiği halde bizler niye hassasiyet gösterip tavsiyelere uymuyoruz? Peygamberimizin“Hasta bir insanı sağlıklı bir insanın yanına sokmayın, götürmeyin” dediğini Buhari ve Müslim’de rivayet edilen bir hadiste görüyoruz. “Bir yerde salgın bir hastalık varsa oraya girmeyin. Bulunduğunuz şehirde salgın bir hastalık varsa da oradan çıkmayın” emri yine Peygamber Efendimize aittir. Hz. Ömer veba salgınından dolayı Şam’a girmeyip geri dönünce valisi Ebu Ubeyde Bin Cerrah (ki o da vebadan vefat eden büyük sahabelerden ve Şam’ın fatihidir) der ki: “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun ey Ömer?” Hz. Ömer şu cevabı vermiştir: “Evet, Allah’ın kaderinden başka bir kaderine kaçıyorum.”

Diyanetin eski Başkanı Mehmet Görmez’in şu tesbitlerini dikkate almamız gerekir.

Ayet olarak okumayıp sadece azap olarak, kıyamet olarak, alamet olarak okuduğumuzda büyük bir yanlışlık yapıyoruz ve asıl çıkaracağımız dersleri de ortadan kaldırıyoruz. Ama doğru anlamamızın önünde başka engeller de var. Birincisi, bu tür hadiseleri insanın sorumluluklarını ortadan kaldıracak şekilde yorumlamak. İnsan irade sahibi ve sorumlu bir varlıktır. Yüce Rabbimiz Rum Suresi 41. ayeti kerimede şöyle buyurur: “Karada ve denizde ortaya çıkan bütün fesadın, bozgunun sebebi insanın yapıp ettiklerindendir.”

İkinci yanlışlık, bu tür hadiseleri yorumlarken (bilhassa son zamanlarda içine düşülen en büyük yanlışlıklardan bir tanesi) bilim adına değil bilimcilik adına kâinatın yaratıcısını, yoktan var edicisini göz ardı etmek. Allah’ı yok sayarak, O’nun kâinata ve varlığa yerleştirdiği kanunları göz ardı ederek okumak ve yorumlamak yapılabilecek en büyük yanlışlıklardan bir tanesidir. Üçüncü yanlışlık, insanın, haşa, kendisini Allah yerine koymaya kalkışmasıdır. Kişinin Allah adına konuşması(dır). Nasıl oluyor bu? Bu Allah’ın şu olaylardan dolayı, şu topluma verdiği bir cezadır, demek gerçekten bir kulun haddini aştığı, en önemli konulardan bir tanesidir. Böyle dediğimiz zaman Allah adına konuşmuş oluruz ki bu asla doğru değildir. Dördüncüsü, Allah’ın halk ettiği sebepleri yok saymak, tedbirleri elden bırakmak. Bilhassa bu gibi salgın hastalıklarda sağlık otoritelerinin önerileri dinin de önerileridir. İslamiyet, bir insan canını korumayı, can emniyetini sağlamayı en büyük esas kabul etmiştir.

Yaşar Değirmenci

Akit TV köşe yazarı