BIST10.676,65%-1,07
USD32.2273%0.13
EURO34,9565%0.21
ALTIN2.418,47%0.36

Halk ve yönetim olarak biz nerede yanlış yapıyoruz?

Yaşar Değirmenci

Abone OlGoogle News
15 Mayıs 2024 08:33

Son dönem yaşadıklarımız; iki üç hususta yoğunlaşmamızı, düşünüp kafa yormamızı ve çare bulmamızı gerektiriyor. Şimdiye kadar devletin ulaşamadığı hizmetleri vererek bilhassa öğrencilerin/gençlerin iyi yetişmesi için gayret gösteren cemaatlerin durumu, devlet ile rejimin özdeş hâle getirilmesiyle Kemalizmin-sekülerizmin ve laikliğin kutsallaştırılması ve İslâmsız Türkçülük ve İslâmsız Kürtçülük meselesi!

Cemaatlerin lüks, israf, konfor ve rehavet içinde basına ve sosyal medyaya yansıyan görüntüleri, vefat haberlerinin sonrasında meydana gelen başa geçme/liderlik sorunu dikkat çekici hâle getirilmiştir. Ayet ve hadislere dayanan “Sade Hayat” hayat tarzımız olmalıydı. “Allah verdiği nimetleri kulunun üzerinde görmek ister” Hadis-i Şerifin yanlış anlamlandırılması, bencillik, üstünlük, gurur ve kibrin oluşmasının vesilesi olmuştur. Mümin önce “kul”dur. Peygamberler de “önce kul, sonra Resul”dür. Müslüman sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yaşar. Allah’ın rızasını ihmal edenler; dünyayı da hayatı da imha ederler. Genel olarak yaşadığımız ahlak fecaatinin farkında bile değiliz.

Ahlâki davranış; Sadece iyi şartlarla sınırlı bir sorumluluk değil, her şartta yerine getirilmesi gereken bir yükümlülüktür. Şartların değişmesiyle değişen bir davranış ahlaki olma vasfını yitirmiştir. Müslümanların şu andaki hal-i pürmelali insan ve İslam diye bir derdi olan herkesi üzmekte ve derin derin düşündürmektedir.

Müslümanların imrenilen bir tarihi geçmişleri olmasaydı şu andaki halimize bakarak kimse İslam’ın iyi ve insani bir din olduğunu iddia edemezdi. Dünyayı ıslah ve her iki dünyanın mutluluğunu temin için gelen mükemmel bir ilahi nizam olduğuna inanamazdı. Yine de Müslümanların bunca perişanlığına rağmen İslam’ın; bilimin, teknolojinin, ‘ileri ülkelerin’ merkezlerinde bile yükseliyor olması onun böyle bir nizam olduğunu ispata yeter ama bizim Allah’ın istediği gibi kullar olmadığımız da açıktır. O halde keramet Müslümanlarda değil, İslam’ın fıtrat dini oluşundadır.

Verilen din eğitimi yetersizdir. İmanın şartları, İslâm’ın şartları, Allah’ın ve Peygamberlerin sıfatları gayet güzel sayılırken “küfür ve şirk” hakkında bilmemiz gereken hususlar bilinmemektedir. Meselâ ‘tâğut nedir’ biliniyor mu? Öğretiliyor mu? Sahabe çocuğa öğretirken “Amentü billahi ve kefertü tâğutî” (Allah’a iman ettim, tâğuti reddettim) diye öğretiliyordu, Ayetel Kürsi’den hemen sonra gelen ayetti öğretilen ayet.

Yaşayalım diye gönderilen hayat tarzımızın kılavuzu, dirilerin/yaşayanların kitabı olan Kur’an-ı Kerim; ölülerin arkasından okutulan kitap olmuş Peygamber Efendimizin ümmetini Kıyamette Allah’a şikâyet ettiği tek konu “ümmetin Kur’an’ı mehcur bırakması” olmuştur.

Ayetteki mehcur bırakma; ‘hiç bilmeme, yabancı kılma, tamamen terk etme” değildir. Elinin altında olduğu halde faydalanmama, istifade etmemedir.

Dini, Kur’an-ı Kerim’i öğrenme gayreti göstermeyen, onunla amel etmeye çalışmayan, mânâsı üzerinde düşünmeyen, kafa yormayan, dindarlık; mümin kimliğini, mümin şahsiyetini sosyal hayata taşımayan dindarlık olur. Namazın her rek’atında okuduğu Fatiha’da “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz” deyip, daha namazdan çıkar çıkmaz tam tersini yapan bir dindar çıkar. Kur’an “Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenmez” derken, kendi sorumluluğunu yükleyecek bir hoca, bir üstad, bir mürşit, bir şeyh, bir imam arayan dindar tipi çıkar. Salih amel işlemeden, Allah yolunda cihad etmeden, grup, fırka taassubuyla ‘din kardeşliği’ hissiyatını kaybeden, ‘Ümmeti Muhammed’in derdiyle dertlenmeyen, ‘mânevi egoist’ tipler, bağlı olduğu hocasının şefaatıyla kurtulacağına inanır. Başkalarının sırtında cennete girmek için planlar yapan bir dindar tipi çıkar. Peygamber Efendimiz, “Kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme! Vallahi senin için de yarın bir şey yapamam. Ameline dikkat et!” diye çağları aşan sesiyle bizleri ikaz ederken, güzelim “şefaat” kelimesini istismar edenler çıkar. Dahası, her müminin boynuna yüklenen “Allah yolunda var gücünü harcama” (cihad) gibi bir farzın yanına yaklaşmayıp, gözleri ufukta Mehdi ve Mesih bekleyenler çıkar. Onların bu talebine bakıp iştahı kabaran ve “Ben Mehdi’yim, Ben Mehdi’nin habercisiyim! Ben Mesih’im” diyen uyanıklar ve onları pazarlayarak geçinenler çıkar. Siyasî kararlar dahil, verilecek “oy”ların partisi, patırtısı dahil, talimat ve emirlerin ‘Mânevî Rical’den mülhem verildiğini söyleyebilen tipler çıkar. Sorumluluğu, yapılanın yanlışlığını hatırlatırsanız; bu defa ‘vebal bana ait değil, emri verene aittir’ diyerek iradeyi iptal eden bir yapı ve anlayış çıkar. Hâsılı çıkar oğlu çıkar!

Hayatımızı Vahye inşa ettirmediğimiz, Peygamber Efendimizi rehber olarak almadığımız takdirde, ifrat ve tefride düşeriz, düşebiliriz. Masum ve mahfuz olan yalnız Peygamberlerdir.

Allah dini; “insanlığın dünyevi ve uhrevi saadeti” için göndermiştir. O dinin yaşanmasında örnek alınacak ilk şahsiyet, Peygamber Efendimizdir.

Kur’an-ı Kerim’deki ifadesiyle bizler için “üsveyi hasene”dir. Güzel bir örnektir. İmamlar, müezzinler, din görevlileri, vs. kendilerini sadece ‘devlet memuru’ olarak gördükleri müddetçe içinde bulundukları yanlışlıktan kurtulamazlar. Öncelikle Allah’ın memurudurlar. Allah Resulü bilinmeden, O’nun memuru ve temsilcisi olarak konuştuğu bilincini kuşanmadan ve anlattıklarıyla öncelikle kendisi amel etmeden bu heyecanı yaşamadan olmaz. Bilgi, icraat (eylem/amel), heyecan ve tefekkür olmadan hiçbir iş yürümez. İmam Rabbanî Hazretleri bunu ilim, amel ve ihlas formülüyle özetler. Benim mezhebim, meşrebim ya da üstadım böyle diyor, o halde doğru olan budur şeklindeki düşünce hatadır, yanlıştır.

Hata etmeyen bir kul yoktur. Kur’an-ı Kerim bizi ortak akılla düşünmeye teşvik eder. Bir mezhebe, meşrebe, fırkaya mensup olanlar; onun bütün söylediklerinin doğru olduğunu, onlara muhalif bir görüşün asla doğru olamayacağını iman derecesinde kabullenir ve diğerlerini bu imanın gereği olarak eleştirip reddeder. Bunun adı fırkacılıktır.

Çünkü kişinin hareket noktası İslam’ın sabiteleri değil fırkasının, mezhebinin ya da meşrebinin doğrularıdır. Bunlar ilim konusu olmaktan çıkıp iman konusu haline gelmiştir, getirilmiştir. (Devam edeceğim İnşallah…)

Yaşar Değirmenci

Akit TV köşe yazarı