BIST115.794%0.00
USD6.868%0.05
EURO7,7420%-0.18
ALTIN396,72%-0.31
Akit HaberYazarlarSabri BalamanKrizlerde Dost, Ahbap Değil, Esnaf’a Çare Olalım

Krizlerde Dost, Ahbap Değil, Esnaf’a Çare Olalım

Sabri Balaman

21 Nisan 2020 06:32

Ülkemiz, ihracat ile büyüme yolunu seçerken, dönem dönem enflasyonu kontrol maksatlı olarak iç tüketimi azaltmak için çeşitli tedbirler almaktadır. Bazı ülkelerde sermaye sorunu olmadığı için ihracatı arttırmanın yanı sıra iç tüketimin de artması için gayret sarf edilir. Türkiye şartlarına baktığımız zaman, yeterli sermaye birikimi olmamasının da etkisiyle tüketimi azaltmak ile esnafı desteklemek adına agresif ekonomik çıkışlar yaşamaktayız. Bazı ekonomistler düşük kurun ülkeye ne kadar faydalı olduğunu anlatarak faizi önemsizleştirmeye çalışırken kimi çevreler de faizin üretimin önündeki en büyük engel olduğunu kurun piyasa şartlarına göre oluşacağını anlatmaya çalışır. Piyasalar üretimden ziyade alım satım ile yürütülmeye çalışılırsa her zaman tüketim toplumu olmaya ve finansal dalgalanmalardan çok çabuk etkilenmeye açık olduğumuz aşikârdır.

Enflasyonun yüksek olması ve sermaye birikiminin de yetersiz olması yatırım finansmanında ciddi bir engeldir. Mevduata dayalı bankacılık sistemi ile yatırımın finanse edilmesi, enflasyonun yüksek seyrettiği bir ülkede asla gerçekçi değildir. Çünkü bankacılık sistemine baktığımız zaman 32 günlük mevduat veya kısa vadeli repolar ile geri dönüşü yılları bulacak bir yatırımı kimse finanse etmek istemez veya çok yüksek bir yatırım maliyeti ile yatırım rantabl olmaktan uzak bir noktaya gelir.

İçinde bulunduğumuz dönem herhalde tüm ekonomi ve yönetim çevrelerinin de öngöremediği, yarının ne olacağını kestiremediği bir dönem olsa gerek. Ülkemiz için ise bu dinamik insan kaynağına sahip olmanın avantajı ile yarınlarda çeşitli fırsatlara aç bir dönem olduğunu unutmamak gerekir. Ancak, bunun için çeşitli tedbirler alıp geçmişte yaşanan hatalardan ders çıkarmak gerekmektedir.

Siyasi otorite esnafın, üreticilerin, kısaca ekonominin dinamo çarklarının dönmesi adına, gereken tedbirleri bütçesi çerçevesinde alarak birçok ülkeden daha öndedir. Bununla ilgili çeşitli vergisel avantajlar, ertelemeler, işsizlik maaşı, kısa çalışma ödeneği gibi destekler rahmetli Erbakan Hocamın tabiri ile pansuman tedbirler olmakla beraber devletimizin vatandaşını yalnız bırakmadığının ve serinkanlı olduğunun göstergesidir. Bu dönemde (geçmiş yıllarda da uygulanan) KGF kredilerinde kefalet vermekte ve iş çevresinin teminat sorununu çözmeye çalışmaktadır. Ancak, yapılan uygulamalarda aşağıdaki konuları da söylemeden geçmemek lazım.

Şu an için kullandırılan KGF kredilerinin maliyeti aşağı yukarı yıllık % 9 gibi bir faiz oranı ile piyasada yer almaktadır. Bazı bankaların hiç ihtiyacı olmadığı halde kolaycılık açısından mevcut müşterilerine teklif edip (geçtiğimiz yıllarda kullanılan KGF’lerin bir kısmının arsa arazi gibi atıl yatırımlara gittiği gibi duyumlar olmuştur) kullanılan kredinin ise yine aynı bankada mevduat olarak geri döndüğü gibi olayların olduğuna dair bazı ihmaller tartışılmaya başladığını, çünkü kredi oranı % 9, aynı bankada mevduat faiz oranı ise yıllık %11.5 (pazarlıksız) olduğunu düşünürseniz bu birilerinin hükümetti aldattığı anlamına mı gelir?

Neden böyle yapabilir bir banka? Çünkü kolay işlem, tanıdığı müşteri, neden yeni evraklar alsın, neden yeni risklere girsin. Tamam, KGK teminatı var ama… Ya herhangi bir risk olursa?.. Neden başı ağrısın. Böyle ihtimaller varsa ki, kulağımıza gelen söylentiler şu şekilde “Biz sizin başvuruyu sıraya koyduk, ama siz bir de varsa yukarıdan bir tel açtırın biz de rahat edelim’’. Bu kolaycılık, bu tarz “ne şiş yansın ne kebap, aman ağzımızın tadı bozulmasın, siyasiler ile de iyi geçinelim’’ gibi söylemler ve davranışlar mevcut. Cumhurbaşkanımızın UYGUN GÖRMEDİĞİ BİR YOL OLDUĞUNU herkesin çok iyi bilmesine rağmen işleyişin bu olduğunu da bilelim.

O yüzden kredilerin doğru adreslere gitmesi, siyaseten bir yere sesini duyurabilmesi mümkün olmayan iş çevresinin işlerinin adilane çözülmesi ülkemiz selameti ve sırf bugüne haiz değil, her zaman için elzemdir. Bilhassa ülkemizde küçük ve orta üreticinin desteklenmesi bunların istikrarlı bir şekilde büyümesi ülke ekonomisinde gereken yerlerini almaları için şarttır. Bu üreticilerin (birlik, sendika vb.) STK kuruluşları aracılığıyla değil, bizzat devletin yetkilileri tarafından yerlerinde ziyaret edilerek sorunlarının dinlenmesi gerekmektedir.

Bağlı bulundukları oda, sendika gibi STK temsilcileri ile görüşmek sadece dostlar alışverişte görsün hesabıdır. Çünkü zaten bu STK’lar her yıl sektörleri ile ilgili raporlar yayınlamaktadır. Bu işletmelerin üretimde belirli bir kalite standardına ulaşması için ihtiyaçlarının ve sorunlarının yerinde tespit edilerek çözüm sunulması gerekmektedir. Hem bu şekilde bu işletmelerin gereken kaynaklara ulaşmadaki sorunları yerinde tesbit edilerek çözüme kavuşturulur hem de bankaların daha etkin kullanımı için gereken tedbirler alınır.

Yine, geçtiğimiz yıl faaliyete geçen bir kamu katılım bankası, inşaat sektöründeki sorunlara çözüm olma fikri ile yola çıktı diye hatırlıyorum. Yani inşaat sektöründe yaşanan zorlukları çözecek, buradaki kullanılan ithal malzemelerin oranını (sektör ortalaması % 35, lüks konutlarda ise ithal malzeme kullanım oranı % 50’nin üzerine çıkmaktadır) düşürerek yerli üreticileri teşvik edip ithalat ihracat dengesini ihracat lehine değiştirecekti. Geçtiğimiz yıllarda yayınlanan sektör raporlarına baktığımız zaman inşaat malzemelerinde ithalat-ihracat dengesinde ihracat lehine bir durum söz konusu gibi gözüküyordu. Bu da bizleri rehavete sürüklemektedir. İhracat fazla ise neden rehavet olsun dediğimiz acı tablo şu;

2017 yılında 30 milyon ton (16.3 milyar USD) ihracat yapmışız, 3.7 milyon ton (9 milyar USD) ithalat yapmışız. İhracat/ ithalat dengesi gayet iyi gibi görünüyor. Ancak detaya girdiğimiz zaman ise biz tonunu 0.52 USD’den satarken yurtdışından tonunu 2.39 USD’ye almaktayız. Bu da, aldığımız ürünlerin ülkemizde muadili olmadığı ya da farklı saiklerin olduğu düşüncesini hakim kılıyor. Yine demir çelik sektörüne baktığımızda da farklı rakamlar ortaya çıkmaktadır. Dünya ekonomisinde ciddi bir yerde gibi görünüyoruz;

  • 2017 Demir çelik ihracatımız 18.3 milyon ton, 11.5 milyar USD*(*T.Ç.Ü.D. Rakamları)
  • 2017 Demir çelik ithalatımız 16.3 milyon ton,12 milyar USD*

Fark az gibi görünüyor, ancak; 2017 Hurda Demir ithalatımız 21 milyon ton 7.1 milyar USD ile dünyanın en büyük hurda demir alıcısıyız. Aldığımız bu hurda demiri (EAO Elektrikli Ark Ocak tesislerinde)işleyerek iç piyasanın ihtiyacını karşılayıp kalanı da ihraç ediyoruz, gayet güzel gözüküyor. Bu alıp işlediğimiz demir ise kütük olarak piyasada yer almakta, kalite olarak demir cevherine göre tercih edilmemekte, dolayısı ile biz otomotiv ve diğer üretim sektörlerinde kullanılan demir çelik ürünlerini direkt ithal etmekteyiz. Çünkü dünyanın ileri gelen ülkeleri (İtalya hariç) daha çok BOF yani Entegre Tesis ile direkt demir cevheri işlemekte, dolayısı ile buradan çıkan ürünler diğer sektörlerin (otomotiv, beyaz eşya vb) vazgeçilmez materyali olmaktadır.

Mevcut Türkiye şartları daha ucuz yatırım gerektiren EAO sistemini kullanmaktayız ve bu nedenle sürekli hurda demir alıp işlemekteyiz. Dünyanın en büyük hurda demir ithalatçısı olmamızın sebebi bu dur. Dolayısı ile teknolojik çelik üretimi noktasında dışa bağımlı olmaktayız. Ama makro rakamlara baktığımız zaman göğsümüz kabarıyor demir çelik ihracatında çok iyiyiz diye. Neden, çünkü yatırım yapılması lazım, sonrasında demir cevheri lazım. Yer altı kaynaklarını kullanmamız lazım. Bunu neden anlatıyorum, rakamlara aldanmamak detaylara bakmak lazım. Daha teknolojik ürünler için gereken hammaddelerin üretimi için yatırım yapmamız lazım, yani ekonomiyi yöneten, planlamayı yapan bürokratların sahaya inmesi lazım. Banka ve diğer sermaye kaynaklarının, daha verimli kullanılması lazım…

Yukarıda örnek olarak değindiğimiz her iki konu ile ilgili ihracatların gerçek manada yapılmış olduğunu var sayıyoruz. Yani geçmiş yıllarda yapılan hayali bir takım ihracatların alınan tedbirler ile önünün kesildiğini düşünüyoruz. Zaten öyle ise durum vahim demektir.

Yine işletmelerin en büyük kaynağı olan Bankaların piyasayı fonlarken teminattan ziyade projeyi ön plana çıkarmaları elzemdir. Maalesef ki kamu bankaları birçok işlemde ya yukarılardan talimat bekliyor, ya da kredi isteyenlere uzun bir liste verip bunlara göre değerlendirme yapıyor. Hiçbir insiyatif kullanmadan sisteme uyuyorsa krediyi veriyor, eksik bir belge ya da farklı bir durumla karşılaştığı zaman krediyi reddediyor. Şimdi de devletimiz bir takım imkânlar sunuyor, yeter ki piyasa durmasın, yeter ki insanlar işsiz ve aşsız kalmasın diye. Peki, bu orta ve küçük işletmelere yansıyor mu bunu sormak lazım. Örnek olarak geçenlerde bir kamu katılım bankası ile yapmış olduğum görüşmede aldığım cevap şu şekilde ‘’tahsis edilen KGF limitini bir haftada doldurduk, yeni başvurulara cevap veremiyoruz ‘’. Gayet güzel demek ki vatandaş teveccüh gösterdi, bankalar da çalışıyor(!) . Peki, bu tahsis edilen kredi limitleri acaba kimlere kullandırıldı (bunu tüm kamu bankaları nezdinde sormak lazım), yani yine belli başlı firmalara mı, yoksa yüzdürülen kredilere mi?

Bu küçük ve orta işletmelere nasıl yansıdı? Sesini duyuramayan, STK’larda göstermelik temsil edilen, aidat ödemeyince hatırlanan, zor günlerde devletine sahip çıkmak için sokakları dolduran... Maalesef ki hiç sanmıyorum, çünkü bu küçük işletmeler bankalar ile doğru iletişimde zorlanır, evrakları güç bela bir araya getirir. Peki, bunlardan devletimizin haberi var mıdır? Bürokratlar, danışmanlar, ekonomiye yön veren devletlüler bunları tanır mı? Bunları bilir mi? Bunların atölyelerine girip ziyaret etmiş mi? Bunların dertlerini dinlemiş mi? Hiç zannetmiyorum, o devletlüler ancak bilmem kaç bin metre kare kapalı alanda teşvikli entegre tesis açılışlarını yapsınlar ancak. Bunları görmeden, bu insanları bilmeden ‘’şu kadar milyar kredi tahsis ettik, piyasayı rahatlattık’’ sözlerini her krizde duymaya devam ederiz.

Gelelim katılım bankalarına, son yıllarda ikisi direkt kamu, diğeri de kamu destekli olmak üzere üç yeni katılım bankası piyasaya girdi.

Peki, girdi de ne oldu? Bakalım; 2013 yılında katılım bankalarının toplam pazardan aldığı pay % 5.55..2019 yılında ise % 5.39. Haydi bakalım bunu nasıl çözebiliriz. Yani açılan kamu katılım bankaları piyasadan değil de diğer katılım bankalarının mı payını almış? Ne anladık o zaman biz bunların açılmasından? Yani, Sayın Cumhurbaşkanımız ‘’faiz belasından kurtulalım’’ derken bunlar adet yerini bulsun, ya da aman işte bak açtık demek için mi bunları kurdular. Yoksa bürokratlar ve danışmanlar Sayın Cumhurbaşkanımıza farklı bilgiler mi veriyor? Ya da katılım bankalarına atanan yöneticiler ehil kişiler mi değil, ya da aman ağzımızın tadı bozulmasın ne güzel çalışıp gidiyoruz mu diyorlar? Bunların cevapları verilmeden, bürokratlar ve danışmanlar gerçekten sokağa, sanayi sitelerine, atölyelere girmeden; verilen kredi, teşvik, çıkarılan kanun, genelge, usul, esas vs hepsi laf olsun, “işte çalıştık ne yapalım, bu göreve zaten benim gibi bir insan bulmuşlar, aldığımız ne ki, benim gibi birini nereden bulacaklar zaten’’ gibi yaklaşımlar ile bu işler yürümez... Bunu maalesef ki yerel seçimlerde gördük yaşadık, kibir iyi bir şey değildir.

Vesselam…

Sabri Balaman

Akit TV köşe yazarı