BIST2.438,84%-0,49
USD16.2228%-0.77
EURO17,4241%-0.90
ALTIN965,28%-0.75

Hitler Yahudi miydi?

Mustafa Armağan

Abone OlGoogle News
08 Mayıs 2022 08:02

Adolf Hitler ölümünün üzerinden 77 yıl geçmiş olmasına rağmen dünyada en fazla merak edilen lider olma özelliğini açık farkla koruyor. Cesedinden tek bir kıl bile bulunamamasından başlayarak nasıl ve nerede doğduğuna kadar yığınla merak uyandıran karanlık nokta var hayatında. Hakkında on binlerce kitap yazılmış ve halen yazılmakta. Bu arada hayat felsefesini ve mücadelesini anlattığı Kavgam adlı kitabı dünya klasikleri arasına girmiş durumda.

Geçenlerde Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Dünyadaki en şedit Yahudi aleyhtarlarının bizzat Yahudi kökenli olduklarını”, dahası, Hitler’in de Yahudi bir kökenden geldiğini söyleyince beklenebileceği gibi kelimenin tam anlamıyla “kıyamet koptu”. Filistin topraklarını işgalini yönetenler hemen başlarını kaldırıp şiddetle tepki gösterdi ve Lavrov’un sözünü geri almasını beklediklerini bildirdiler. Önce ses çıkarmayan Putin, tepkilerin dozu ve şiddeti atmaya başlayınca İsrailli mevkidaşıyla yaptığı telefon konuşmasında -her ne kadar Ruslar bu ifadeyi kullandığını resmen kabul etmese de- bunun Lavrov’un şahsi inancı olduğunu söyleyip özür diledi. Lavrov’un ise sözünün eri olduğu, yani iddiasının arkasında durduğu nazar-ı dikkati çekti.

Aslında öylesine söylenmiş bir söz değildi Lavrov’unki. Bazı kanıtlara dayanıyordu ki, kendisi de zaten bu kanıtlara atıfta bulunuyordu konuşmasında. Buna göre Hitler’in babaannesi bir Yahudiyle gayri meşru ilişkiye girmiş ve bu ilişkiden doğan çocuk Hitler’in babası Aloys Hitler olmuştu.

Hitler’in kalıntıları olduğu söylenen bazı buluntular Sovyetler Birliği askerlerinin eline geçmiş, onlar da Moskova’da bir müzede kasaya kilitlenerek pek sınırlı sayıda araştırmacıya açılmıştı. Yakınlarda yapılan bilimsel bir araştırmada Hitler’in ailesinin bir ferdine yapılan DNA testi, eldeki kalıntılarla şaşırtıcı bir benzerlik göstermiş ve Hitler’in soyunda Yahudi geni bulunduğu yazılmıştı. (Özet için bkz. Jennie Cohen’in www.history.com adlı sitede yayınlanan 29 Ağustos 2018 tarihli yazısı: https://www.history.com/news/study-suggests-adolf-hitler-had-jewish-and-african-ancestors#:~:text=JENNIE%20COHEN,AUG )

Gerçi araştırmalar devam ediyor ve bu bulgular da her an yanlışlanabilir ama bu kadarının bile Siyonist çevreleri nasıl hop oturtup hop kaldırdığı da ortada. Sanki İsrail’deki akademik faaliyetler çok bilimsel esaslar üzerinde yürüyormuş gibi bir zan oluşturup bunların bilimsel olmadığını iddia etmeleri gayet normal. Ancak gerçeğin selinden kimsenin kaçamayacağı gibi tarihi istedikleri gibi manipüle etmelerine de sonsuza kadar izin verilmeyecektir.

İşte bu noktada Türkiye’deki “Türklük” meselesi karşımıza çıkmaktadır.

Osmanlı’nın mülteciye bakışı

Türkiye’de yaşayanların ne kadar Türktür? Türklük bir kan meselesi midir yoksa kültür meselesi midir? “Türk” olmak mı önemlidir yoksa “Türküm” demek mi? Niçin “Ne mutlu Türk olana” değil de “Ne mutlu Türküm diyene” diyoruz? O zaman “Türk” olmanın “Osmanlı” olmak gibi bir şemsiye kavram olduğunu mu anlamalıyız?

Osmanlı’da –tıpkı Roma’da olduğu gibi- ‘Ben Osmanlıyım’ diyene aslen kim olduğu sorulmazdı. Etnik yapı önemli değildi (hiç önemli değildi demiyorum ama asgari insanlık şartında böyleydi, aşağı ve yukarı ırklar diye bir mefhum sözkonusu edilmezdi). Liyakat, sadakat ve ehliyetti ana kıstas. Bu ölçülere uyan herkese Osmanlılık şemsiyesi altında yer vardı. İsterse gayrimüslim olsunlar.

İltica, Osmanlı devletinin en hassas olduğu noktalardan biriydi. Dünyada mağdur ve mazlum olmuş kim varsa din ve milliyetine bakılmaksızın Osmanlı şemsiyesi, daha doğrusu Osman Gazi’nin büyük rüyasında gördüğü Osmanlı çınarı altında toplanmaya davet edilirdi. Sultan Abdülmecid devrinde Lui Koşut başkanlığındaki Macar mültecilerin dünyada sığınacak devlet aradıkları bir zamanda sadece Osmanlıydı onlara müşfik kucağını açan. Hem de bu yüzden bir savaş çıkması pahasına. ‘Savaşsa savaş’ demiş, yeryüzünde “insanlığın son adası” olduğumuzu cümle aleme göstermiştik. Bunlar iftihar beratlarımızdır.

Merhum Kemal Karpat hocanın genişçe incelediği Lui Koşut ve adamlarının iltica talebinin Osmanlı Devleti tarafından kabul edilmesi dünya kamuoyu tarafından yüksek takdirle karşılanmış, hatta bu yüzden Londra’daki büyükelçimizin arabası İngilizler tarafından atları çözülmek suretiyle halk tarafından çekilmişti ki Afrika kâşifi, daha doğrusu Afrika’yı Avrupalı emperyalistlerin iştahını cezbedecek bir kıta olduğunu ispiyonlayan David Livingston da buna hayretle şahit olmuştu (bizim Jön Türkler bu jeste Meşrutiyetin gazıyla aynen mukabele edeceklerdi). Hatta mezar taşına dünyada Afrika’nın kanayan yarasına derman olacak sadece üç halk bulunduğunu, bunların Amerikan, İngiliz ve “Türk” olduğunu yazdırmıştı. Oysa 1840’lardaki Osmanlıyı biz çocuklarımıza “battı bitti” aptallıklarıyla anlatmaya devam ediyoruz.

Tarih hapishane de olabilir, kuşun kanadı da. Bize ilkini layık gördüler ki, farkındaysanız bu köşede onu nasıl bir kuşun kanadındaki özgürlük destanına çevirebileceğimizin mücadelesini veriyoruz.

Türkiye’deki kriptolar

Yazıya başlamadan önce bir dostum aradı ve Türkiye’deki kriptoların bir listesi var mıdır? diye sordu.

Ben etnik araştırmalar yapmadım ama özellikle Türkiye’de soyadı kanununun bu şekilde çıkmış olmasının kimlere kamuflaj işlevi gördüğünü merak etmişimdir her zaman. Soyadlarımız birer faciadır ve bunun da üzerinde ısrarla durulmalı, hem kültürel hem de dinî/millî açılardan eleştirisi yapılmalıdır.

Kaya diye, Saat diye, Çelik diye, Demir diye soyadı olur mu? Soyun adı ise Kayagil, Saatçioğlu, Demirsoy gibi bir aidiyet ifade etmelidir, ancak soyadı kanununa göre zade veya oğlu gibi soy belirten eklerin eklenmesi yasaktır. Öte yandan; Türkçü Atsız’ın soyadının manasının Adsız olduğunu, Türk milletinde soyun adının, yani hangi soydan geldiğinin önemli olduğunu bilmemiz lazım. Bu yüzden tepki olarak Hüseyin Nihal olan ön adlarını terk edip sadece Atsız diye imzasını atmıştır. Fevzi Paşa’nın kendisine soyadı olarak (o kazandığı için) Sakarya soyadını vermek isteyen Gazi’ye “Benim bir soyum var, Çakmakoğullarından geliyorum” cevabını verdiğini biliyoruz.

Şimdi 1927 nüfus sayımında dilleri Rumca, Yahudice (Yiddiş), Ermenice vs. olan vatandaşların sayısına bir bakalım:

Rumca bilen 119,822 kişi vardır ki, genel nüfusa oranı yüzde 6,47’dir.

Yahudice (Yiddiş) bilen 68,900 kişi vardır ki, genel nüfusa oranı yüzde 3,72’dir.

Ermenice bilen 64,745 kişi vardır ki, genel nüfusa oranı yüzde 3,49’dur.

Bulgarca bilen 20,554 kişi vardır ki, genel nüfusa oranı yüzde 1,16’dır.

Diğer sayıca az olan dilleri de eklersek Türkiye nüfusunun yüzde 15-16’sı Türkçe bilmeyen gayrimüslimlerden oluşuyordu. (Toplam nüfusumuz 13,648,270’dir.)

Türkiye’nin nüfusunun o günden bu güne 6 kat arttığını kabul edersek nüfuslarının 6 kat artmış olması gerekir ki, o zamanki yaklaşık 280 bin nüfusu bu toplama oranladığımızda ortaya çıkan rakam 1927’de anadili Türkçe olmayan 2 milyona yakın insanın soyunun aramızda olduğunu gösterir.

Çıplak gerçek budur.

Mustafa Armağan

Akit TV köşe yazarı