BIST1.927,39%13.8208
USD13.7998%0.71
EURO15,5777%0.33
ALTIN788,55%0.26
Akit HaberYazarlarMustafa AlbayrakBilinmeyen numaraların daha çok araması temennisi ile

Bilinmeyen numaraların daha çok araması temennisi ile

Mustafa Albayrak

Abone OlGoogle News
27 Ekim 2021 14:09

Tamamen insani hissiyatımla geçmiş olsun telefonu açtığım Sayın Ertuğrul Özkök bu davranışımı Hürriyet’teki köşesine güzel biçimde taşımış.

Ben de kendisine bu şık tavrı için teşekkür ediyorum.

Biz farklı düşündüğümüz ve yaşadığımız insanları ancak fikren mağlup etmek isteriz.

Bugün haberleştiğimiz Sayın Ertuğrul Özkök’ün tekrar yapılan test neticelerinin negatife evirildiğini memnuniyetle kendisinden öğrendim.

Tüm Covid-19’lu hastalarımıza olduğu gibi Sayın Özkök’e de Allah Teâlâ’dan acil şifalar diliyorum.

Kendisiyle Fikri mücadelemiz devam edecek…

Ama bu mücadelemiz tabii ki medeni yani şehirli bir mücadele sınırlarında kalacak.

Kendisinden gelen: “ iyileştikten sonra mutlaka görüşelim “ nezaket dolu teklifine zevkle icabet edeceğim inşallah.

Daha önceden de yazdım...

Dinimiz İslam da örf ve ananelerimiz kin tutmayı, aman dileyene şiddet uygulamayı ve niyet okuyarak delil olmadan yargılamayı men eder...

Siyer-i Nebi den misal verirsek;

Bedir, Uhud ve Hendek savaşları da dâhil olmak üzere yanılmıyorsam Mekke Müşrikleri ile yapılan tüm savaşlarda yer alan Ebu Süfyan, Müslüman olacağı tarih olan Mekke’nin Fethine kadar İslamiyet’in en büyük düşmanlarından biri, belki de birincisi idi...

Fakat kendisi Mekke’nin Fethinde Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra Peygamberimiz aleyhi selam tarafından İslam’a kabul edilmiş ve Mekke’nin ileri gelenlerinden olması sebebi ile onun onurunu korumuş ve onun evine sığınanlarında canlarının, mallarının emanda olduğunu ifade etmiştir.

Siyer ’den hatırladıklarımız şöyledir;

Hudeybiye Antlaşması ile Benî Bekir b. Abdümenât ve Huzâa arasında Cahiliye döneminden beri süregelen kan davasının ortadan kaldırılmasına rağmen Kureyş’in desteğini alan Benî Bekir, Huzâa’ya gece baskını düzenleyerek kabilenin reisi Kâ‘b b. Amr ile bazı Huzâalılar’ı öldürdü. Bunun üzerine Huzâa kabilesi Medine’ye bir heyet gönderdi. Resûl-i Ekrem, Kureyşliler’e bir mektup yollayarak Benî Bekir’le ittifaktan vazgeçmelerini veya öldürülen Huzâalılar’ın diyetini ödemelerini istedi. Aksi takdirde Hudeybiye Antlaşması ihlâl edilmiş olacağından kendileriyle savaşacağını bildirdi. Kureyşliler, diyet ödemeyi ve Benî Bekir ile dostluktan vazgeçmeyi reddetmekle birlikte Hudeybiye Antlaşması’nı yenilemek üzere reisleri Ebû Süfyân’ı Medine’ye gönderdiler. Ancak Ebû Süfyân Medine’deki girişimlerinden olumlu bir sonuç alamadı...

Mekke’ye yürümeye karar veren Hz. Peygamber, kan dökmemek ve düşmanı hazırlıksız yakalamak için gideceği yeri gizli tutarak sefer hazırlıklarına başladı. Müslüman kabilelere haber gönderip Medine’de toplanmalarını istedi. Ordusunun gerçek gücünü saklamak amacıyla bazı kabilelerin yol boyunca orduya katılmasını emretti (Ya‘kūbî, II, 58). Medine’den çıkış yasaklandı ve Medine-Mekke arasındaki önemli geçitlere nöbetçiler yerleştirilerek Mekke’ye gidişe izin verilmedi. Yapılan hazırlıkları Kureyşliler’e bildirmek isteyen Hâtıb b. Ebû Beltea’nın gönderdiği haberci, bu durumdan vahiy yoluyla haberdar olan Resul-i Ekrem’in görevlendirdiği sahabeler tarafından yakalandı. Ayrıca Mekkelileri şaşırtmak için Mekke-Medine yolu üzerinde bulunan Batnı İdam’a Ebû Katâde el-Ensârî kumandasında bir keşif birliği gönderildi. Medine’de idarî işler için Ebû Rühm’ü, imâmet için İbn Ümmü Mektûm’u vekil bırakan Hz. Peygamber, ordusuyla 13 Ramazan 8’de (4 Ocak 630) şehirden çıktı.

Mîkāt yeri olan Zülhuleyfe’de ihrama girmeyerek seferin yönü konusundaki gizliliği devam ettirdi. Yol boyunca katılanlarla birlikte 10.000 kişiyi bulan İslâm ordusu Merrüzzahrân’da konaklayıncaya kadar Kureyşliler seferden haberdar olmadı...

İslâm ordusunun büyüklüğü karşısında paniğe kapılan Kureyşliler, Ebû Süfyân’ı Resûl-i Ekrem’e gönderdiler. Ebû Süfyân başkanlığında Hz. Peygamber’in karargâhına giden heyet üyeleri İslâm’ı kabul etmiş olarak Mekke’ye döndüler. Bu durum karşısında Mekke halkı İslâm ordusuna karşı konulamayacağını anladı...

Ebû Süfyân’ın Kâbe’nin avlusunda Mekkeliler’e; kendisinin İslâmiyet’i kabul ettiğini ve teslim olmaktan başka çarelerinin kalmadığını söyleyerek Mescid-i Harâm’a veya kendi evine sığınmalarını tavsiye etmesi bir bakıma Mekke’nin teslimi anlamına geliyordu.

Resul-i Ekrem, başta Ebû Süfyân olmak üzere Ümmü Hânî, Hakîm b. Hizâm, Ebû Ruveyhâ ve Büdeyl b. Verkā gibi Mekkeliler’in evine sığınanlara himaye hakkı verip bu kişileri onurlandırdı ve gönüllerini İslâm’a ısındırmak istedi. Ebû Süfyân’dan sonra Mekke’ye gelen Hz. Peygamber’in amcası Abbas da Mekkelilere aynı şeyleri söyledi. Onlar da Mescid-i Harâm’ın içerisine ve evlerine dağıldılar...

Dört koldan aynı anda Mekke’ye girilmesini planlayan Resûl-i Ekrem kumandanlarına mecbur kalmadıkça savaşmamalarını, kaçanları izlememelerini, yaralı ve esirleri öldürmemelerini ve Safâ tepesinde kendisiyle buluşmalarını bildirdikten sonra ilk önce sağ kol birliğinin kumandanlığını yapan Hâlid b. Velîd’in harekete geçmesini emretti. Mekke müşriklerinin Safvân b. Ümeyye kumandasında İkrime b. Ebû Cehil ve Süheyl b. Amr gibi Mekke eşrafı ile çoğunluğu müttefik kabilelerin kuvvetlerinden oluşan birliğinin yerleştirildiği güneydeki Lît adı verilen yerden şehre giren Hâlid b. Velîd, Handeme dağının eteklerinde bunları kısa sürede bozguna uğratıp şehrin fethi sırasındaki tek mukavemeti kırdı. Hâlid b. Velîd’in Hazvere çarşısına kadar kovaladığı bu kuvvetlerden canlarını kurtaranlar evlerine kapanarak ya da silâhlarını bırakarak eman aldılar. Çatışmalarda Mekkeliler’den on iki veya yirmi sekiz kişi ölmüş, müslümanlardan ise iki veya üç kişi (Hubeyş b. Hâlid, Kürz b. Câbir ve Seleme b. Mîlâ’ el-Cühenî) şehid olmuştu (Vâkıdî, II, 825-828; İbn Hişâm, IV, 49-50; Taberî, Târîḫ, III, 58)

Kumandanlığını Sa‘d b. Ubâde’nin yaptığı ensar birliği Mekke’nin batı tarafından, Zübeyr b. Avvâm’ın kumanda ettiği muhacirlerden oluşan sol kol birliği de kuzeyden şehre girdi. Merkezî birliğin başında bulunan Hz. Peygamber ise Mekke’nin yukarı kısmından kuzeybatıdaki Ezâhir yolunu takip ederek Mekke’ye girip Hacûn’da konakladı ve diğer birliklerle Safâ tepesinde buluştu. Resûl-i Ekrem’in Mekke’ye hangi tarihte girdiği konusunda farklı rivayetler bulunmakla birlikte fethin 20 Ramazan 8’de (11 Ocak 630) gerçekleştiği genel olarak kabul edilmektedir (Vâkıdî, II, 829; İbn Sa‘d, II, 105; Halîfe b. Hayyât, s. 53).

Daha sonra Mescid-i Harâm’a giden Hz. Peygamber, Kâbe’yi tavaf ettikten sonra yaptığı konuşmada Mekke’nin harem olduğunu ve bu statüsünün devam edeceğini vurguladı. Mekkelilere verilen eman neticesinde umumi af ilân edildiğini belirtti. Mescid-i Harâm’a daha önce belirtilen kişilerin evlerine ve kendi evine sığınanlarla silâhlarını bırakanların emniyette olduğunu, esir alınanların öldürülmeyeceğini ve hiç kimsenin takibata uğramayacağını bildirdi.

“Demi heder edilenler” diye anılan ve Hz. Peygamber ile Müslümanlara karşı düşmanlıklarıyla tanınan on kadar kişi umumi affın dışında bırakıldı. Bunlardan yakalanan üçü öldürülmüş, İkrime b. Ebû Cehil gibi bir kısmı Mekke’den kaçmış, bir kısmı da sonradan affedilmiştir.

Kâbe ve çevresi şirk alâmetlerinden temizlendikten sonra Kâbe’nin içinde iki rek‘at namaz kılan Resûl-i Ekrem, Bilâl-i Habeşî’ye Kâbe’nin damına çıkarak ezan okumasını emretti (Buhârî, “Ṣalât”, 30). Mekkeliler Hz. Peygamber’e biat edip müslüman oldular. Kendilerine esir muamelesi yapılmayarak serbest bırakılan bu kişilere “tulekā” denilmiştir (Lisânü’l-ʿArab, “tlḳ” md.; Taberî, Târîḫ, III, 61; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, II, 338).

Şimdi bunları neden buraya naklettim...

Mekke’nin fethedilmesi İslâm fetihlerinin başlangıcı kabul edilmiştir (Elmalılı, IX, 6236-6237). Hadîd sûresinin 10. âyetinde geçen “feth” kelimesi de Mekke’nin fethine delâlet etmekte, ayrıca İbrâhîm sûresinin 13-14. âyetlerinde Mekke’nin fethedileceği ve müslümanların oraya döneceği müjdesi verilmektedir. Feth sûresi de Hudeybiye Antlaşması’na, dolayısıyla Mekke’nin fethine işaret etmektedir.

Mekke’nin fethi ve sonrasında Peygamberimiz Efendimiz (sav) in davranışları her konuda olduğu gibi burada da bir örnektir.

Daha fetholunduğu ana kadar kendisine düşmanlık eden Ebu Sufyan ve arkadaşları yani Mekke ahalisi bir anda ya Müslüman olarak ya da silahlarını bırakarak Peygamberimiz as. ve arkadaşlarına adeta teslim olmuşlardır.

O ana kadar Peygamberimiz ve arkadaşlarına her türlü düşmanlığı ve şiddeti tatbik eden bu Müşrikler aman dileyip teslim olduktan ve kahır ekseriyeti de Müslüman olduklarını ifade ettikten sonra istisnalar hariç affa uğramış ve normal yaşantılarını da devam ettirmişlerdir..

Burada ki temel şart teslim olmak, af istemek ve silah bırakmaktır.

Bundan sonra biz artık onun kalbinden ne geçiyor, acaba samimi mi yoksa takiyye mi yapıyor bilemeyiz?

'' Şeriat Zahire Göre Hükmeder '' temel kaidesi uygulanmalıdır.

Tabii ki tedbirli olursunuz. İstihbaratınız ve emniyetiniz çalışır. Ama bu kişilere artık Had yani Cezai Müeyyide uygulayamaz, kin güdemez aleyhinde aleni faaliyet yapamazsınız.

Bizlerinde uygulayacağı metot günümüzde bu olmalıdır.

Ama '' aman dilememiş, yaptığından nedamet duymamış '' insanları da Devlet de, Millet de affetmiyor...

Çıkan pişmanlık yasalarını da bu çerçeve de değerlendirmek lazımdır.

Tabii ki burada insanlara karşı işlenen suçlarla devlete karşı işlenen suçlar iyi ayırt edilmeli ve hak sahiplerinin rızaları alınmalıdır...

Mustafa Albayrak

Akit TV köşe yazarı