BIST1.087,03%7.6445
USD7.63%0.04
EURO8,9806%-0.02
ALTIN468,95%-0.11
Akit HaberYazarlarKenan AlpayDerin Yaraları Örtemeyen Beyrut Romantizmi

Derin Yaraları Örtemeyen Beyrut Romantizmi

Kenan Alpay

07 Ağustos 2020 09:44

Lübnan ihracatı ve ithalatının %70’den fazlasının gerçekleştirildiği başkent Beyrut’taki limanda yaşanan büyük patlama yaşadığımız bölgeye daha fazla stres yüklemek, daha yıkıcı ittifak ve ihtilaflar oluşturmak hatta daha büyük göç dalgaları oluşturmak gibi sonuçlar doğuracak. 1975-1990 iç savaşının bitirilmesi kadar İsrail’in işgal ettiği Güney Lübnan topraklarından çıkarılması da ülkeye hem güven hem de huzur kazandırmıştı. Temmuz 2007’deki İsrail saldırganlığının (Lübnan ordusu tarafından değil) Hizbullah tarafından püskürtülmesi ise bu huzur ve güveni pekiştirmiş siyaset ve ekonomiye görece bir istikrar kazandırmıştı.

Ne var ki; modern Ortadoğu’da taşların yerine oturması, huzur ve güvenin istikrar kazanması, ekonomi trendinin yukarı doğru tırmanması hiç de kolay olmuyor. Çünkü Lübnan, suikast ve sabotajlarla İsrail’in sürekli tasallut ettiği, Suudi Arabistan ve İran’ın kimi örgüt ve partilerle birbirlerine karşı şantaj yapıp darbe vurduğu bir ülke olmaktan hiç ama hiç kurtulamadı. Bir de bu sürece Fransa’nın eski sömürgesi olmak, Suriye’deki Baas rejiminin türlü Muhaberat operasyonlarıyla yaptığı “iç ülke” muamelesi eklenince ayakta durmak neredeyse mucize kabilinden bir iş oluyor. Ancak bütün bunların üzerine 2011’den itibaren Tunus ve Libya’dan Mısır ve Suriye’ye kadar uzanan halk ayaklanmalarını bastırmak üzere küresel aktörler olarak Amerika ve Rusya’nın, bölgesel aktörler olarak Suudi Arabistan ve İran’ın üstlendikleri son derece kirli ve kanlı müdahalelerini ekleyince yaklaşan yıkımların dehşeti daha net görülebiliyordu.

Yıkım Mühendisliği İş Başında

Resmî açıklamalara bakacak olursak 4 Ağustos Salı günü İkindi vaktinde meydana gelen büyük patlamaya 2014’ten bu yana Beyrut Limanı’nda muhafaza edilen 2.750 ton tutarındaki amonyum nitrat sebep olmuş. Şimdilik kaza ve ihmal gibi gözüküyor olsa da saldırı ve sabotaj olup olmadığı zamanla anlaşılacak. Tarım sektöründe gübre, sağlık sanayiinde ilaç hammaddesi olarak da kullanılan amonyum nitrat’ın bu kadar uzun süre ve bu kadar büyük kütleler halinde limanda saklanması/muhafaza edilmesi başlı başına büyük bir sorun teşkil ediyor. Ancak sorun sadece 2.750 tonluk kimyasal bir stoklamadan ibaret değil elbette. Birinci sorun Siyonist İsrail’in işgal, katliam ve tehcir politikalarıyla sürekli bir biçimde Lübnan’ı da tehdit ediyor oluşu. Amerika’nın sınırsız desteğine ve Siyonist ideolojisine dayanarak sistematik bir biçimde tırmandırdığı işgal ve tehcir politikasıyla İsrail bölgedeki bütün toplum ve devletlere korku ve dehşet salarak bölgeyi militarizme boğuyor resmen. Lübnan da İsrail’in korku ve dehşet salma politikalarının öncelikli mağdurlarından biri olarak çıkış yolu arıyor. Acı olan şu ki çıkış yolu olarak Suudi Arabistan ve İran’ın hegemonyasını temsil eden aktör ve örgütler yarışıyor ülkede.

Lübnan’ı Siyonist İsrail’in işgalinden kurtaran ve İsrail saldırılarına karşı uzun yıllar boyunca müstahkem bir direniş hattı kuran Hizbullah’ın artık kendisi büyük bir sorun ve yük olmaya başladı. Hizbullah, Lübnan ordusundan daha güçlü bir örgüt ve siyasi zeminde kurduğu ittifaklarla hükümetin oluşması veya yıkılmasına karar verebilecek ölçüde ağırlıklı bir etkiye sahip. Ancak Hizbullah açısından telafisi imkânsız iki büyük günah, izahı hiç kabil olmayan iki çarpık angajman başta Lübnan ve Filistin olmak üzere Müslüman halklar tarafından nefretle lanetlendiği için meşruiyet krizine işaret ediyor. Hizbullah, İsrail işgaline karşı sergilediği dirençten elde ettiği meşruiyet ve itibarı Mart 2011’den itibaren Suriye’de Esed/Baas rejimi saflarında kiralık bir cinayet şebekesi gibi savaşarak harcadı. Hizbullah artık ne Lübnan’da ne de İslam coğrafyasında meşru bir direniş örgütü olarak görülüyor. Aksine Hizbullah, İran hesabına Lübnan’ı ipotek altında tutan, İran hesabına Suriye halkına yönelik katliamlar tertipleyen, Esed rejiminin cinayet ve tehcir politikalarını arkalayan ve bu tür kirli-kanlı ihalelere taşeron örgüt olarak giren bir çete şeklinde tanımlanıyor. Meşru ve muteber direniş örgütü olarak temayüz eden Hizbullah, Şii mezhebi fanatizmi, Baas/Esed yandaşlığı ve Lübnan’daki iktidar hırsı gibi faktörler sayesinde İslam coğrafyasının başına bela olan, kan dökmeyi ve şantaj yapmayı temel yöntem olarak benimseyen “beşinci kol” faaliyetine dönüştü maalesef.

Direniş Ekseni mi, Lejyoner Taburu mu?

Lübnan’da neler değişir, Beyrut limanı yeniden nasıl imar edilir, İran ve Suudi Arabistan arasındaki rekabette kim nasıl öne geçer şimdiden bilemeyiz. Ancak şurası kesin: Hizbullah bir bütün olarak son yıllarda Lübnan’ın yaşadığı yokluk ve güvensizliklerin merkezine oturacak, özeleştiri verip geri adım atmadıkça da tıpkı İsrail gibi açık ve yakın nefret objesine dönüşecektir. Suriye’de işlediği cinayet ve işkenceler kadar Esed rejiminin taşeronluğunu üstlenmesi sebebiyle Hizbullah’a karşı artan öfke ve nefreti durdurabilecek makul bir f/aktör şimdilik görülmüyor. Saad Hariri’nin Suudi Arabistan desteğiyle sürdürdüğü iktidar döneminde yolsuzlukların benzeri İran destekli Hasan Nasrullah ve Hizbullah için yolsuzluk + terör şeklinde tahakkuk etti. Batan bankalar, eriyen Lübnan ekonomisi, %40’ı aşan işsizlik problemi, sokaklara taşan protestolar, işkence ve kötü muamelenin yaygınlaşması Hizbullah’ın iktidarı kontrol ettiği dönemde gerçekleşti.

İsrail ve Amerika’nın Lübnan’da giriştiği yıkımları, işledikleri cinayetleri az çok biliyor ve konuşuyoruz. Ama asıl mesele Amerika ve İsrail’le benzeşen, yer yer Amerika ve İsrail’i bile aratmayan Hizbullah, İran ve Esed hegemonyasının Lübnan’dan, Suriye ve Irak’tan nasıl kaldırılacağıdır. Amerika ve İsrail’e karşı kurulan sözde direniş ekseni en az Amerika ve İsrail kadar Müslüman halklara kan kusturmaya azmetmişse çift taraflı mücadele verilmeden bölgeye huzur ve güvenlik, refah ve istikrar gelmeyecek demektir. İran’ın emriyle Suriye’de Esed rejimi hesabına tehcir ve cinayet politikalarına paydaş olan Hizbullah kendisini Lübnan ve bölge halkının sevgilisi yapan direniş ruhunu terk edip, mezhep fanatizmi ve iktidar hırsıyla taşeron örgütlüğe fit olunca hem kendi çöküşünü hem de içinde bulunduğu bölgenin çöküşünü hızlandırdı.

Nizar Kabbani’nin Beyrut üzerine yazdığı şiirleri okuyup, Feyruz’un Beyrut üzerine okuduğu şarkıların oluşturduğu romantik iklim gözümüze, gönlümüze perde olmasın. Bu coğrafyada despotizm en az Siyonizm ve emperyalizm kadar büyük bir beladır başımıza.

Kenan Alpay

Akit TV köşe yazarı