Siyasî tükenmişlik
Günay Ertan Akgün
Hastalıklar için doğru teşhis / tanı, tedavi belirlemede ne kadar iddialı ve geçerli bir metot ise siyaset için de bu aynen böyledir. Basit bir mikrop olan kanser hücresi zamanında teşhis edilip önü alınamıyor, buna göre tedavi metotları belirlenemiyor ve bu, vücudun iflası (ölümü) anlamına geliyorsa siyasetteki basit insanlar da aynen hem içinde oldukları partilerin, hem iktidarların ve hem de bunun üzerinden geleceğimizin ve topyekûn devletimizin ölümü anlamına gelir, temennimiz de bu olmaz.
Türk siyaseti, bir türlü kurumsallaşamıyor ve lider sultasından da kurtulamıyor. Kangren haline gelen bu sorunun ana nedeni “demokrasi kültürü” dediğimiz gerçekliği tam olarak yaşayamadığımızdan kaynaklanıyor. “Yangın var!” diyen herkese bir kova suyla koşan ya da değerli / değersiz mallar için tezgâh açmayı marifet sayan her partinin peşinden giden Türk seçmeni, ne yazık ki kendini gündelik politikalardan alamıyor ve akraba ilişkileri – ihale kapma oyunları – iş takipçiliği – mevki / makam ve koltuk sahibi olmak için devlet kapısını tek “geçim kapısı” olarak görme gibi bir dizi gayri ahlâkî talep ve beklentilerden dolayı oy veriyor, devlet ve neslin geleceğini de âdeta yok sayıyor. Siyasetin amacı; birey ve partililerin taleplerini yerine getirmek değil, sosyal bir toplum olarak “devlet” i yüceltmek ve ait olduğu “muasır medeniyetler arasına katmak” olmalıdır.
Her şeye egoist bir ruhla sarılan “ben” merkezli parti desteklemeler, “biz” ve genelde de “devlet” merkezli beklentilere dönüşmediği için ya tek başına ya da koalisyon – ittifak destekli iktidar olma süreleri hep kısıtlı kalıyor veyahut belli bir müddet sonra güç zehirlenmesi – metal yorgunluğu ve siyasî tükenmişliğe doğru bir kayma oluyor. Hatta bu öyle bir hâle geliyor ki, başta en ufak muhtarlık seçimleri olmak üzere belediye başkanlıkları / milletvekilleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri bile en fazla “iki dönem” olsun beklentisi doğuyor. AK Parti’nin “üç dönem kuralı” bu iş için biçilmez bir kaftandı ama bunu da öyle bir yüzlerine gözlerine bulaştırdılar ki “adam kayırmacılığı” gibi serzenişler üst perdeden dillenmeye başlandı. Tecrübe edilmiş bu tarz yaşanmışlıklarla birlikte günün sonunda kurumsallaşamayan siyaset, kurumsallaşamayan iktidara dönüşüyor ve seçmen de hem iktidardan ve hem de siyasetten soğumuş oluyor ve sırf bu yüzden beyaz elbiseler de lekelenmeye başlıyor.
Siyaset ve bunun üzerinden tecrübelerinden faydalanılmaya çalışılan danışmanlarla ilgili defalarca yazdık söyledik; Bir an önce at gözlüğünden kurtulmak ve jakobenizmi bir tarafa bırakıp gönüllerine dokunmaya çalıştığınız halka inmek / dertleriyle hemhal olmak gerekir, gerekiyor. Sorunlara çözüm bulmanın yolu; Başkalarının sorunlarıyla alay ederek değil, doğru bildiğiniz yol üzerinden geri durmamak / caymamaktan geçer. “Tencere dibin kara, seninki benden kara” mantığı hiç kimseye bir şey kazandırmaz. Artık o eski devirler yok, “sosyal medya” denilen “algı (dedikodu) meydanı” öyle bir hâle getirildi ki; her şeye balıklama atlanılıyor, doğrular “yanlış” ve yanlışlar da “doğru” belletilmeye çalışılıyor. Bu çerçevede Mehmet Âkif’in “Eskiler eski olduğu için değil kötü olduğu için atılır, yeniler yeni olduğu için değil iyi olduğu için alınır!” sözü düstur edinilmeli, “iyi” ve “kötü” arasındaki o ince çizgi “beyaz” ve “siyah” kadar net olduğu da anlaşılmalı, anlatılmalı ve “gri” de hayatımızdan / siyasetimizden sökülüp atılmalıdır.
Hayat pahalılığı – yüksek enflasyon – kur sıkıntısı – yüksek faizler – maliyet girdilerinden dolayı üretim sıkıntısı – yüksek zamlar gibi iş dünyası ve gündelik hayatımızı / geleceğimizi “olumsuz” etkileyen tüm ekonomik faktörlerin, eski iktidarların muktedirliğine nasıl da son verdiği ve önüne gelen herkesten neden medet umulduğu ve “kurtarıcı” olarak görüldüğü günleri ne çabuk da unutmuşa benziyoruz. AK Parti’yi “iktidar” yapan ve 20 yıl orada tutan, bu gerçeklik değil miydi, ne çabuk da unuttuk!..Bırakınız çuvaldızını, iğneyi bile başkalarına batırmayı aklımızın ucundan bile geçirtmememiz gerektiği günlerden geçiyor ve her geçen gün tekrarlayan zamlardan bile ders çıkartamıyor ve bunlara müdahale edemiyorsak– hiç kimse kusura bakmasın – bunda bazılarının büyük bir payı var ve bu gidişle tünelin ucundaki ışığı göremeyecek, karanlık duvarlara toslayacak ve zarar gören de 20 yıllık maddi / manevi yatırımlar olacaktır. Gidişat hayra alamet değilse neden hatalarda ısrar ediliyor ve aynı yüzleri hükümet etrafında döndürüp duruyor, gençlerin / idealist insanların – sevdalı kadroların önünü açamıyoruz. İlk iki dönemdeki aşk / şevk ve heyecanımıza ne oldu yoksa onu da entübe edip bir yerlere mi gömdük?!...
Siyaset, “hizmet” gerektirir ve bunlar üzerinden de “kalıcı” olmanın temelleri atılmış olur. Eğer ki hizmetleri “kurumsal” hâle getiremeyip, “adamına göre iş değil de işine göre adam” gerçekliğini yaşatamaz ve – “başka isimler yok!”muş gibi - aynı kişiler (yüzler) üzerinden devamlılığı sağlamaya çalışır şikayetlere de çözüm bulamazsanız, bu sizin doğru bir yolda olmadığınızı ya da bir yerlere gebe kaldığınızı / göbekten bağlandığınızı gösterir. Bir an önce bu metottan vazgeçilmeli, sizi uçurumun kenarına doğru sürükleyen kişi ve kurumlardan kurtulmanın yollarını aramalısınız yoksa inandırıcılığınızı kaybetmiş olur ve tükenmişliği yaşar, bekleyen tehlikeleri bertaraf edememiş olursunuz. Tükenmişlik zirvesinin yaşandığı siyasetten hayır ve doğru bir netice beklemek, safdillikten öte başka bir şey değildir. Bu duruma da bir son verilmelidir.
Başlarken dedik ya, doğru teşhis ve tanı; tedavi sürecini hızlandırır ve hızlı bir şekilde de çözüme gidersiniz. Teşhis yanlış ve tanı koymada da başarısız olursanız sonrasındaki tedavi de bir işe yaramaz, yaramayacaktır. Suyu baştan kesmek gerekir, aksi takdirde sellerle uğraşmak zorunda kalırsınız. Etrafımız ateşten çemberken, dünya üzerinde doğru dürüst bir dostumuz yok ve herkes kuyumuzu kazmaya çalışırken güzel ülkemizin böyle bir selle uğraşacak vakti – nakti ve emeği de yoktur. Emeklerimizin de heba edilmemesi için “dost, acı ama doğru söyler!” mantığını kulak arkası etmemek gerekir, kimse de alınmasın!...
Unutulmamalıdır ki;
Gözbebeğimiz neslimizin ve cennet vatanımızın geleceği, siyasilerimizin geleceğinden daha değerli ve onurludur.

