Biterse bitsin, babanızın malı mı?
Günay Ertan Akgün
Korkulan oldu; 11 Aralık Cuma günü ülke genelindeki tüm camilerimizde biten su stokları ile kuraklığa karşı eller Yaratan’a / semaya açılıp yağmur duaları yapıldı. Böylelikle TV’lerde – bilhassa rahmetli Kemal Sunal filmlerindeki – gülerek izlediğimiz sahnelere de şahit olmaya ve o eski günlere dönmeye başladık, hadi hayırlısı!...
Hem cinsleri ile diğer canlı varlıklara yaşam hakkı tanımayan ve dünyanın en tehlikeli varlığı olan insanoğlu; bir taraftan - zarar verdiklerini dört duvar arasına tıkayıp kendisi ülke ülke özgürce dolaşan - icadı korona virüsle baş etmeye çalışırken, diğer bir taraftan da asrı bekleyen en büyük tehlike susuzluk ve akabindeki kuraklığa karşı da “dua” yoluyla çözüm bulmaya çalışmaktadır. Hani müsebbibi farklı canlılarmış gibi bunu da utanmaz – arlanmaz şekilde yapması yok mu, işte insanı çıldırtan da bu!...
“İki mol hidrojenle bir mol oksijenin bir araya gelmesiyle oluşturulan element (sıvı)” olarak basite indirgenemeyecek olan “Su”; yeşillik, bolluk, bereket, tokluktur. Tersi de kuraklık, açlık, kıtlık ve bunlarla doğru orantılı devam edecek olan “yokluk” tur. İşte insanoğlu; yeni yeni kafasına dank etmesiyle birlikte kapımıza dayanan ve çanları çalan bu tehlikeyle baş başa kalmış / yüzleşmiş durumda ama bir de bizde işin işten ve atı alanın da Üsküdar’ı geçtiğinden bahsedilir değil mi?!...
“Yaratan her şeyi suçsuz (!) olan kullarına karşı bir imtihan olsun diye gönderiyor” bu algı çok basite indirgenmiş bir “kadercilik” anlayışıdır. Biz hiçbir şey yapmadık, azmadık, musibetlere sebep olmadık, insan / doğa ve geleceğimizin tehlikeye sokulmaması adına yapılanlar ve yapılması gerekenler bir tarafa havaalanı – yol – baraj – toplu konut siteleri – otel / motel / tatil köyleri – hastaneler - villa kentler yapmak için ormanları yakmadık / talan etmedik, üç beş zengine tahsis etmedik, doğal ve yapay göletler ile dere ve nehir yataklarını kurutmadık, maden ocağı – galeri açmak adına binlerce ağacı kesmedik – kökünden sökmedik, sel - erozyon tehlikesiyle her zaman yüzleşmemize ve acı kayıplarını yaşamamıza rağmen güzelim ağaçları kesip yerlerini har vurup harman savurmadık, vadilerin zengin florasını HES yapmak adına yok etmedik, buhar ve nem getirici ormanları kökünden kurutmadık, yeşilliği çimlendirme olarak kabul etmedik, ağaçlandırmayı park – bahçe yapma olarak algılamadık, akşam sabah sağı solu sulamadık, bilinçsizse su tüketiminin önüne geçtik, vesaire, vesaire, vesaire… Bunların hiç birini biz yapmadık değil mi?!.. Eğer bunları biz yaptıysak, şimdi niye ahlanıp vahlanıyor ve yağmur duasına çıkıyoruz. Adama “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diye sormazlar mı?!...
İnsan vücudu için “kan” ne anlam ifade ediyorsa, tüm canlılar için de “su” aynı anlamı ifade eder, ediyor. Öte yandan gelecekteki savaşların tek sebebinin “su” ve onun beslediği “bereketli topraklar” üzerinden olacağının dillendirilmesine, suyu elde eden / rezervine sahip olan ve bunu iyi kullanabilen ülkelerin her zaman ligin başında yer alacağının bilinmesine rağmen, bu rahmete neden hiç bitmeyecekmiş gibi davranıyoruz. Bakınız başta - doyduğumuz / yaşadığımız ve ülke nüfusumuzun 1 / 4’ ünü oluşturan yer -İstanbul olmak üzere büyük şehirlerimiz ile bir çok ilimiz kuraklıkla ve akabindeki açlıklarla baş başa kalacak. İstanbul’a su sağlayan baraj ve göletlerdeki rezervlerin % 22’ye düşmesi ve bazılarının da neredeyse kurumaya yüz tutması, başta bizler olmak üzere birilerinin uyanmasına da sebep olmalıdır. Sadece İstanbul’mu, benim de memleketim olan Rize’de bile susuzluğun yaşanması ve 11 Aralık’taki yerel medyanın “Yağmurun başkentinde yağmur duasına çıkıldı” şeklinde manşetlerin atılması bile tehlikenin boyutunu göstermesi bakımından çok önemlidir. Tedbir alınmadığı ve herkesin de üzerine düşeni yapmadığı takdirde durum iyiye gitmiyor, haberiniz olsun. Sonuçta herkes bunun ceremesini çekecektir, bundan da şüpheniz olmasın!...
Üzerimize düşen görevleri umursamamadaki tavrımıza karşı biraz ironi yaparak bu olayı meşhur Temel fıkralarından biriyle özdeşleştirip konumuzu kapamaya çalışalım:
Uçak yolculuğu esnasında uyuya kalan Temel, uçağın türbülansa girip sarsılmasıyla meydana gelen gürültülere karşı uyanır ve yanındakine sorar;
“ – Ula uşağum ne oliyi?!”
Yanındaki de cevap verir;
“ – Temel emice, uçak düşeyi!”
Temel durur mu hiç, anında cevabı verir;
“ – Ula düşerse düşsün da, babanızın malı midur?”
Evet, bizler de “su” ya “babamızın malı” gibi değer vermedik ve hiç bitmeyecekmiş gibi zannettik, ne oldu; tehlike kapımıza dayandı. Bundan böyle bu “rahmet” e adam gibi dört elle sarılmalı, su oluşturan tüm doğal kaynaklar ile dere – göl – nehir – deniz ve ırmak gibi tüm su kaynaklarını hoyratça / bilinçsizce değil de ihtiyaçlara göre kullanmalı ve suyun hayati öneme sahip olduğunu da unutmamalıyız!...
“Su” dan sebeplerle suyumuzu çarçur etmeyeceğimize ve suyun “hayat” ın tâ kendisinin olduğunu bilmemize rağmen, Yaratan’a karşı el açıp dua etmek; ancak ve ancak şükür ve hamd etmenin karşılığı olarak kalmalıdır, vesselam!...

