BIST115.451%-0.30
USD6.8675%0.05
EURO7,7408%-0.25
ALTIN396,55%-0.35
Akit HaberYazarlarGünay Ertan AkgünDiyanet “özerk”leştirilmelidir

Diyanet “özerk”leştirilmelidir

Günay Ertan Akgün

29 Mayıs 2020 06:28

“Diyanet” kelimesiyle “özerk” liği yan yana okuyan ya da bu “algı” üzerinden başlayan tartışmaları duyanlar, yerlerinden hop oturup hop kalkacaklardır. Kolay değil tabii… Yıllardır alışıla ve süre gelen bir “tabu” var ve bu da kolay kolay yıkılamaz ya da öyle gözüktüğü için de buna dokunulamıyor, farklı bir yapıya büründürülüyor.

“Kurum” olarak devletten ayrılması – “resmi hüviyeti” nin ortadan kaldırılması gereken “diyanet” le ilgili bir şeyler yazmaya – söylemeye / çizmeye çalıştığınız zaman adeta “din düşmanı” ilan ediliveriyorsunuz. İyi ki Hıristiyanlıktaki “aforoz” sistemi bizde yok. Allah korusun böyle bir şey olsaydı eleştirilerden sonra hemen “din dışı” ilan edilecek ve “dinden atılmış olacak” tınız.

Tarihi bilgiler ışığında “Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)’den biraz bahsetmekte fayda vardır:

“Osmanlı İmparatorluğu’nda Meşihat Makamlığı’nca Şeyhülislam eliyle yürütülen din işleri, 1920 yılında Ankara’da kurulan Meclis Hükümeti’nce “Meşihat, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti” adıyla bakanlık statüsüne kavuştu. 3 Mart 1924 tarihinde Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine, 429 sayılı kanunla, Başvekâlet bütçesine dâhil ve Başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu.

İlk Diyanet İşleri Başkanı, 1 Nisan 1924 tarihinde atanan eski Ankara Müftüsü Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi’dir. İlk teşkilât kanunu; 22 Haziran 1935’de yürürlüğe giren 2800 sayılı “Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun”. 1961 Anayasası’nda kabul edilen 633 sayılı kanun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugün yürürlükte olan kanunudur. Son olarak 2010 yılında 6002 sayılı kanunla değişiklikler yapıldı.

2012 yılında yapılan protokol değişikliği ile eski listede 51’inci sırada olan Diyanet İşleri Başkanı 10. sıraya yerleştirildi. Yeni devlet protokolünde Diyanet İşleri Başkanı, köşk (külliye) protokolünde TBMM Başkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Ana Muhalefet Partisi Lideri, Eski Cumhurbaşkanları, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Başbakan Yardımcıları, Yargıtay Birinci Başkanı ve Danıştay Başkanı’ndan sonraki sırada yer alıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 29 ülkede, 50 yurt dışı temsilciliği var. Temsilciliklerin bulunduğu ülkeler; ABD, Abhazya, Almanya (14), Arnavutluk, Avustralya (2), Avusturya, Azerbaycan (2), Belarus (Beyaz Rusya), Belçika, Bosna Hersek, Bulgaristan, Danimarka, Fransa (3), Hollanda (3), İngiltere, İsveç, İsviçre, Kazakistan, Kırgızistan, KKTC, Kosova (2), Litvanya, Moğolistan, Özbekistan, Romanya, Rusya, Suudi Arabistan (2), Türkmenistan ve Ukrayna.” (www.hyd.org.tr)

Mustafa Kemal Atatürk döneminde cumhurbaşkanlığına, Atatürk sonrasında da “Devlet Bakanlığı” vasıtasıyla Başbakanlığa ve Turgut ÖZAL’ın başbakanlığı sırasında tekrar ve direkt olarak Başbakanlığa ardından da yeniden Başbakan Yardımcılığı’na bağlanan DİB’nin bu kurumsal macerası Ahmet DAVUTOĞLU’nun Başbakan olmasıyla tekrar başbakanlığa bağlı bir kurum olarak faaliyetine devam etmiştir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine dayalı “başkanlık” sistemine referandumla geçilmesiyle birlikte DİB, 2018 yılında tekrar cumhurbaşkanlığına bağlanarak serüvenine devam etmektedir. Bizi ilgilendiren kısmı, kurumsal yapısı değil “din” referansı altında “din” le ilgili bir şeyleri yapamaması – çözüm bulamamasıdır.

Eleştiriye kapalı olan, “kurum” a laf söylenildiğinde direkt olarak “din” e söylenmiş gibi algı oluşturup karşı taarruza geçen, devletten nemalanan, personel sayısıyla birlikte adeta “ordu” yu andıran, 2020 yılı için yüzde 2 bin 90 artışla 11.5 milyar TL 2021 yılı için 12.3 milyar TL ve 2022 yılı için de 13.1 milyar TL olmak üzere toplam 37 milyar TL ödenek ayrılan ve bu rakamlarla birlikte – aralarında İçişleri, Tarım ve Orman, Ticaret, Çevre ve Şehircilik, Dışişleri, AB, Enerji ve Tabii Kaynaklar ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bulunduğu - sekiz bakanlığı bile geride bırakan bir “bütçe” ye sahip olan ve son dönemde toplumun yaşanılmışlıklarına bakıldığında hiçbir “manevi katma değer” i olmayan, hutbe ve vaazları bile “merkez” den hazırlayıp gönderen bir “kurum” ve bu kurumda çalışan “hazırcı personel” den bahsediyoruz. Kimse alınganlık gösterip de gücenmesin, gerçek bu!...

Dönem dönem “resmi ideoloji” ya da “iktidarlar” ın borazanlığını yapan DİB, her zaman “tartışma” konusu olmuş ve okların hedefi haline getirilmiştir. Bu tarz yaşanmışlıklarda “Haklılık” payı da yok değildir. Hutbe – vaaz ve talimatlarıyla “ibadet yerleri” olması gereken camileri “propaganda” merkezleri haline getiren, bal tutan parmağını yalayan, protokol sırasında kendine yer bulduğunu görüp forsunu atan – caka satan, bütçe - ödenek gibi silahları elinde bulunduran “iktidar” ın sesini yansıtmasının elzem bir ihtiyaç (!) olduğunu bilen ve her zaman da “alan el” olan DİB; dini “din” gibi değil de “kültür” müş gibi yaşattıran “resmi ideoloji”ye karşı çıkmayıp devrin iktidarlarının değirmenine su taşıyan ve hiçbir zaman da “din derdi” olmayan bir kurum haline gelmiştir ya da bilinçli olarak getirilmiştir. Bu kadar da keskin bir eleştire de bulunmamızın ana ve yegane sebebi; Toplumsal çöküşler, ateist ve deistler ile dini kafasına / beynine / cüzdanına göre yorumlayan kendilerini değil de dini güncelleştirmeye / dizayn etmeye çalışan ilahiyatçıların – çok pardon – ekran şarlatanları ve “cemaat” diye geçinen “din a.ş.” adlı holding patronlarının sayısının artması, bir türlü yaşanılması / anlatılması becerilemeyen “dinin elden gitmesi” olabilir mi, sizce?!..

“Laik” (!) olduğunu Anayasası’na koyan, asla ve bir türlü laik (!) olmayı da beceremeyen – eline yüzüne bulaştıran, laikliği hızla artan Müslüman sayısı ve muhafazakâr sermaye sahiplerine karşı “darbe yapmak” - “parti kapatmak” ve “baskı unsuru” olarak kullanmak için “uydurulmuş batıl bir umde” olarak halkın gözüne / anayasasının içerisine sokan resmi ideolojiye karşı ses çıkartmayan ve dini “referans” olarak almayan bir kurum; devlet ve milletine ne kadar faydalı olabilir ki?!.. Soruyu bir de şöyle soralım; DİB varsa bu kadar cemaat ve tarikat ne işe yarar ya da bunlar olduğu halde DİB ne yapar? Eğer din; Diyanet tarafından yanlış öğretiliyor – milletimiz yanlış yönlendiriliyorsa, cemaat – tarikat ve diğer dini grupların öğrettiği nedir ya da Abdurrahman DİLİPAK abimizin de dediği gibi “Bu din, benim dinim değil!...” Bunlara da bakmak gerekiyor!...

Diyanet’in görevi; “Din” i öğretmek olmalıdır, iktidarların değirmenine su taşımak – onlara seçim kazandırmak değil, böyle bir gayeyle de hareket edilmemelidir. “Cemaat” – “hizmet hareketi”diye geçinen FETÖ’nün eliyle girişilen 15 Temmuz 2016 hain darbe gecesinden bu güne kadar gelinen süreç içerisindeki yaşanmışlıklar açıkçası bir kez daha “cemaatler” in artık zapt ü rap altına alınması ve kontrol edilmelerinin elzem olduğunu göstermiştir.

Diyanet, cemaat ve tarikat gibi gruplarla sürekli olarak bir “çıkar çatışması” ve birbirlerine karşı “güç yarışı” içerisine girdiği için bir an önce “özerk” bir kurum haline getirilmeli, tüm cemaat ve tarikatların mürit / bağlantılı üye sayılarına göre “temsil hakkı” verilerek yönetilmesi sağlanmalıdır. Böylelikle herkesin eşit bir biçimde, fikir birliği içerisinde hareket ettikleri, dinin kitabına ve sünnetine uygun bir şekilde anlatılması / tanıtılmasının da yolu açılmış ve cemaatlerin siyaset üstündeki baskıları da ortadan kaldırılmış olur, bu çok mu zor?!...

Özerkleşen DİB’i kurum olarak değil de “temsil hakkı” olarak maddi bir şekilde ayakta tutabilmenin yolu; Cemaat ve tarikatlara bağlı tüm ticari işletmeler, vakıf ve dernek gibi yardım toplayan kuruluşlar, medya hizmetleri, müritlerden toplanan aynî – nakdî yardımlar (fitre, zekât, bağış vs gibi), kendine bağlı imam – müezzin – müftü ve genel merkez personelini üyelik yoluyla “aidat” ların tahsil edilmesi ve kısmî olarak da “devlet yardımı” nın aktarılmasından geçer. (Camilerin yapılma şekline baktığımız zaman bu milletin, devlete neden ihtiyaç duymadığını / istenildiğinde dine nasıl hizmet edilmesinin gerekliliğini de çok iyi biliyoruz.) Böylelikle hem devletin bu kurumu kullanmaması, hem maddi / manevi üstündeki tüm yükün atılması ve hem de halkın inançlarının tam olarak temsil edildiğinin ortaya konulması gerekir. ayrıca bunu bir de “laiklik” (!) için yapalım, olmaz mı?!...

Baro, Tabipler Odası, Noterler Birliği, sendika ve meslek odaları gibi özerk “kurumsal yapılar” ı olan bir ülkede Diyanet de buna benzer bir yapıya büründürülebilir. O zaman, tek sermayesi “din üzerinden Müslümanlara saldırmak” olan ve dindarlıkla uzaktan yakından alakası olmayan kesimin elinden de oyuncakları alınmış, bu yapılanmayla birlikte cemaatlerin de etkileri minimize edilmiş ve tek çatı altında toplanmaları da sağlanmış olur. Emin olunuz ki, bu o kadar da zor değil, yeter ki istemesini bilelim?!..

Günay Ertan Akgün

Akit TV köşe yazarı