Japonika da nedir?
Günay Ertan Akgün
“Vatan” ve “iman” ın yan yana geldiklerinde neler olabileceğini kestiremezsiniz. Hatta “vatan sevgisi” nin “iman” dan, “iman” sız bir yüreğin de sine de yük olduğuna hepimiz inanmış ve buna da gönülden bağlanmışız. BBP Lideri merhum Muhsin YAZICIOĞLU’nun çok bilinmiş şu “vatan aşkı maya gibidir; sütü bozuklarda tutmaz!” sözü de herhalde “cuk!” diye oturur.
Beni yakından tanıyanlar, başta Türkiye – Türkistan (Turan ülküsü) sevdam olmak üzere aynı zamanda da Karadeniz’e ve Rize’me olan derin aşk – muhabbet ve düşkünlüğümü de iyi bilirler. Hatta söz konusu bu bölgeler olunca sözümü esirgemeyeceğimi, doğruları söylemekten de geri kalmayacağımı, “memleketim” için ne tür fedakârlıklarda bulunabileceğimi, sorunlara nasıl çözüm önerileri sunabileceğimi, bu sevdaların üstünde başka sevda tanımayacağımı da çok daha iyi bilirler.
Bunları neden ifade ediyorum, biliyor musunuz; memleketinin – yöresinin – vatanının ve ülküsünün sorunlarını bilip sırf siyasi kaygı – oy ve gelecek (ikbâl) uğruna ses çıkartmayan – çözüm bulmayan – es geçen her bir ferdin benim gözüm ve gönlümdeki değeri koskocaman bir sıfırdır. Ayrıca partisi, inancı, dünya görüşü ne olursa olsun; dini – devleti – milleti uğruna savaşmayan / mücadele etmeyen herkesin, benim gözümdeki değeri de “terörist” ten öteye gidemez. Teröristin de bizim için “leş” den bir farkı yoktur, leş olmak isteyen varsa buyursun olsun!...
Olağanüstü durumlarda çaresiz kalındığı zaman dönebileceğiniz tek yer “vatan” ınızdır. Bu vatan; ister mezra, ister köy, ister mahalle, ister ilçe, ister il ve isterse tamamını içine alan “ülke” olsun, hiç mi hiç fark etmez!.. Hele hele “ülke” söz konusu olunca akan tüm dereler durur, durması da lazım!.. Dedik ya ben bunlara sevdalıyım; Ülkemin her bir çakıl taşı, izbe bir köşesi, kıraç bir mezrası, terk edilmiş bir dağ başı hatta çöplüğü bile benim için çok değerlidir. Kim, civcivin yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmemesi gibi geldiği yeri beğenmez / terk eder ve kendi hâline bırakırsa zamanında orada aldığı nefes, içtiği su, yediği ekmek zehir zıkkım olsun, bu kadar da net!...
Geçim – eğitim – iş ve özel durumlardan dolayı yerini / yurdunu terk edip ilişiğini kesmek zorunda kalan ancak ardında bıraktıklarını unutanlar da benim içim aynı kefededir. Hele hele “sıla – i rahim” / eş – dost ve akraba ziyaretine önem veren İslamiyet gibi bir dine sahip olduğumuz hâlde bunu yerine getirmeyenler de inancını / dine olan bağlılığını kontrol etsinler!...Millet ve ümmet olmak neyi gerektiriyor ve bunlar yapılmıyorsa o zaman da bu değerler sözü edildiği / bunlardan bahsedildiği zaman da yırtık janttan fırlayan lastik gibi kimse ortaya atlayıp da ahkâm kesmesin!... Bu da bu kadar net ve apaçık bir şekilde ortadadır!...
Bu derecede sevdalı, tutkuyla bağlı olduğumuz, geldiğimiz yeri unutamadığımız Karadeniz ve Rize’nin de sorunları söz konusu olduğu zaman hemen aklımız yettiğince çözüm önerileri sunar ve yörenin bir insanı olarak da bunların halledilmesini temenni edip takipçisi oluruz. Bu sorunlardan biri de hem yöremizin ve hem de ülkemiz tarımının başına belâ olan bazı zararlı yaratıklardır. Bu canlıların “biyolojik” olduğu ifade edilse bile ben, başta fındık, kivi ve çay olmak üzere bölgesel tarım ürünlerini yerle bir etmek için üretilmiş ve bölgeye salınmış birer “silah” oldukları inancındayım. Beni “komplocu” ya da “aşırı şüpheci” diye yaftalayabilirsiniz ancak bu sıfatlar emin olunuz ki zerre umurumda değil. Benim en büyük derdim her ne şart altında olursa olsun yok edilemeyen bu biyolojik canavarların açmış olduğu sıkıntılardır.
Karadeniz’le özdeşleşen çay, fındık ve kivi ürünlerinin son 8 – 10 yıldır başına musallat olan ve adına “Ricania Simulans”denilen ve yöre halkı tarafından “vampir” olarak tarif edilen kelebekle ilgili defalarca yazı yazmamıza ve yetkililerin de dikkatini bu konuya çekmemizdeki ısrara rağmen bir arpa boyu kadar yol alınmamış olması, hem bizleri derinden üzmekte ve hem de bu gidişle Karadeniz ve dolayısıyla ülke tarımını yok olma seviyesine kadar getireceğinin tehlikesini yaşamaktayız.
Konuyla ilgili tespit ve önerilerimizi müteakip kereler dile getirsek bile, “Ricania Simulans” nam – ı diğer “vampir kelebek” olduğunu bildiğimiz tehlikeli yaratığın adı meğerse “Japonika” ymış. Biz “çözüm” beklerken melet sürekli isim değiştirerek karşımıza çıkıyor. Bununla ilgili 21 Nisan 2020 tarihinde DHA (Demirören Haber Ajansı)’nın haberini kendi portalına taşıyan www.haber7.com. dan alıntı yaptığım bir haberi sizlerle paylaşacağım;
“Ordu Üniversitesi (ODÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Moleküler Biyoloji veGenetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan SEVGİLİ, Türkiye’de daha önce görülmeyen çeşitli böcek ve bitki türlerinin son yıllarda görülmeye başladığına dikkat çekerek, bu zararlılara karşı hazırlıklı olunması gerektiği uyarısında bulundu.
SEVGİLİ, Afrika’dan başlayarak yayılan ve Türkiye’nin İran ile Irak sınırına kadar gelen çöl çekirgesi istilasını hatırlatarak, buna benzer küresel iklim değişimiyle çeşitli böceklerin Türkiye’de görülmeye başladığını söyledi. Türkiye’de, Karadeniz bölgesi faunası ve florasında yer almayan bitki ve hayvanların bir şekilde bu bölgelere geldiğini, verdikleri zararında çıktığını vurgulayan Hasan SEVGİLİ, “İnsan hareketliliğinin günümüzde artmış olması nedeniyle özellikle “işgalci türler” diye bir kavram oluştu. Bu bölgenin, Karadeniz’in faunası ve florasında yer almayan bitki ve hayvanlar ülkemizde de bir şekilde gelip uygun ortam bulup hızla popülasyonlarını artırıyorlar. Vatandaşın kelebek dediği, aslında kelebek olmayan ağustos böceğigiller dediğimiz böcek grubunun bir familyasına ait olan tür. İlk 2 binli yıllarda Hopa bölgesinde görülüyor. Adı Japonika, Asya kökenli bir böcek. Bunlarda bitki özsuyu ile beslenmeye ağız yapısı var” dedi.
Japonika böceğinin bölgede, fındık, kivi ve orman ağaçlarına çok ciddi etkiler yaptığını da vurgulayan Hasan SEVGİLİ, “Bu tür böcekler, 2 binli yıllarda ülkeye girdiler ve her türlü bitkinin özsuyu ile besleniyor. Ülkemizde de doğal bir düşmanı olmadığı için, yani bunu yiyebilen bir kuş, böcek, herhangi bir sürüngen gibi canlılar bu türü tanımadıkları için, uygun ortam koşullarda üreyip çoğaldılar. Bölgemizde bu tür böcekler için besinler bol. Bunlar yıldan yıla hızla Batı Karadeniz’e doğru popülasyonlarını genişlettiler. Bunların göçü çekirgelerin göçü gibi değil. Her yıl belli bir mesafede popülasyonlarını Batı’ya doğru genişlettiler. Önceki yıllarda ise İstanbul üzerinden Bulgaristan’a kadar ulaştı. Bu tür yaklaşık 400 metreye kadar çıkabiliyor. Soğuğu çok sevmiyor, kıyı bölgelerinde etkin. Kıyı bölgelerindeki her türlü fındık, kivi, orman ağaçlarında çok ciddi etkiler yaptı. Direkt bitkiyi doğrudan öldürmüyor. Bitkinin özsuyunu emdiği için bitkileri güçsüz bırakıyor” diye konuştu.
Türkiye’de daha önce görülmeyen böcek türlerine bundan sonra sık sık rastlanabileceğini ve bunlara karşı tedbirli olunması gerektiğini de ifade eden SEVGİLİ, “Japonika böcekler her türlü bitkiye saldırdığı için mücadelesi çok zor. İlaç kullanımı hiç önerilmiyor, “zaman içerisinde popülasyon kendince bir yere oturacaktır” diye düşünülüyor. Bunlar işgalci türler, giderek artacak. Küresel iklim değişimi var, sadece insanlar değil diğer bitki ve böcekler de normal bulundukları alanlara doğru yavaş yavaş alanlarını genişletiyorlar. Daha önce görmediğimiz çeşitli böcek ve bitki türlerine rastlayacağız. Bunlar giderek artacak ve bizim aşımıza iş açacak. Bunlara hazırlıklı olmak lazım” dedi.”
Adına ister “Ricani Simulans”, ister “Japonika”, ister “kelebek” ve isterseniz “böcek” deyin, değişmeyecek tek husus; Bir şekilde ülkemize bulaşan / bulaştırılan bu zararlı yaratıklar, tedbir almazsak başımıza büyük belalar açacaktır, bunu görmek için de ilim adamı değil, üretici olmak yeterli olur. İlgilileri gidip Karadeniz’deki yöre çiftçi ve köylülerini dinlesinler. Aksi takdirde “eyvah” demek çözüm olmayacaktır.
Hani bizim meşhur Temel Reis’e “reis tanimayiruz” diyen kadınlara, Temel’in “ula benu tanımayi misunuz?” cevabını hatırlatır gibi artık bu yaratıkları da kimse tanımamaya ve her geçen gün değişik adlarla çağırmaya başlamış olması karşılığında da bizim ne dememiz gerekiyor; “Japonika da nedur?”

