BIST116.829%1.03
USD6.1115%-0.02
EURO6,6303%0.55
ALTIN322,02%1.35
Akit HaberYazarlarGünay Ertan AkgünMaden ruhsat ve arama faaliyetleri üzerinden oluşturulan algılar

Maden ruhsat ve arama faaliyetleri üzerinden oluşturulan algılar

Günay Ertan Akgün

20 Ocak 2020 09:41

Ülkemizin üzerinde bulunmuş olduğu ve adına “vatan” dediğimiz coğrafyanın altı da üstü de ayrı bir zenginliğe sahiptir. Bu bakımdan ve bir arada yaşanılan iklim çeşitliliğinden dolayı âdeta “cennet” i andıran bu coğrafyaya karşı birilerinin husumet beslemesi ve bu zenginliği elde etmeye çalışması da kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir durum karşısında da yapılacak tek şey “vatana sahip çıkmak” olmalıdır.

Sınırları genişletmek, zengin toprakları elde etmek ve sonuna kadar bunlara sahip çıkmak her milletin olduğu gibi Türklerin de hedefleri arasında olmuş, “göçler” başlamış ve keşfedilen “değerli topraklar” - yeni yerler de fethedilerek buralarda ikamet edilmiştir. Her bir kıtaya nam salan bu aziz millet, fizikî açıdan küçük ama manen büyük olan ve adına da Türkiye denilen bu coğrafyada kıstırılmış ve bir şekilde etrafı da düşmanlarla çevrilmiştir.

Eski dönemlerdeki “zenginlik” algı ve anlayışı; ticaret çeşitliliği ve konaklama (ipek ve deniz) yollarına - “yazlık” (yaylalar)ve “kışlak” lara sahip olmaktan geçiyor, el işlemeciliğine bağlı kısıtlı imkânlarla üretilen madenî eşyalar, kilim dokumacılığı ve meyve – sebze üreticiliği gibi çeşitliliklerden oluşan pazarlar da bu ticarete biraz daha katkı sağlamış oluyordu. İmkânlar nispetinde imal edilen ürünler ve bunlarla oluşturulan pazarlar, gün geçtikçe daha da gelişmiş ve bir şekilde modernize edilerek günümüze kadar getirilmiştir.

Osmanlı, eski medeniyetlere ev sahipliği yapan ve flora / maden bakımından da büyük bir zenginliğe sahip olan Anadolu coğrafyasını fethetmesinden sonra kendi kıt imkânlarıyla bazı madenleri keşfetmiş ve kısmen de bunların üretimine başlamış, dağılma sürecine kadar da bunları devam ettirmiştir.

Savaşlardan yenik çıkan ve birden fazla cephesinde ağır kayıplara uğrayan, açlık – kıtlık ve bunların sebep olduğu sefaletle uğraşmak zorunda kalan yeni Türkiye devleti, kendi eliyle birçok sektöre el atmış ve bunları da “devletçilik” ilkesiyle yürütmüş, kurumlar kurmuş, fabrika ve sanayi tesisleri açmış, ülkenin kalkınmasının önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmaya çalışmış, “millî kalkınma hamlesi” ni başlatmıştır. Bunları takiben madenlerle ilgili “devletleşme” faaliyetleri de böylelikle başlamış, 1933 yılında Ekonomi Bakanlığı’na bağlı “Petrol Arama ve İşletme” ile “Altın Arama ve İşletme İdaresi” adlarıyla iki bağımsız kurum ve akabinde de 14 Haziran 1935 tarihinde TBMM’de kabul edilen, 22 Haziran 1935 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanan 2804 sayılı kanunla “Maden Tetkik ve Arama” (MTA) Enstitüsü (Kurumu) kurulmuştur.

Madenlerde meydana gelen büyük çaplı kazaların devlete telafisi mümkün olmayan “ek yük” oluşturması ve bu kazalar sonrasında kamuoyunda oluşan “algı” nın ters tepmesinin sonrasında kurumlara karşı olan güven ve bağlılıklarda zafiyetlerin oluşması, teknolojik imkânların yetersiz oluşu, pazarlama faaliyetlerinin devlet üzerinden “özel sektör” anlayışıyla yapılamaması, muktedir olamayan iktidarların “madenler” karşısında aciz kalması ve lobi oluşturamamaları, başta petrol olmak üzere “değerli” sayılan tüm madenlerin çıkartılamaması ya da çıkartılmak istenmemesi, petrol çıkartılan bölgelerde olmayan bir “Kürt Meselesi” nin icat edilmesi ve “terör” – bağlantılı olarak PKK – kartının sahneye sürülmesi ve bölgenin “güvensiz” olarak ilan edilmesi, bürokrasi hazretlerinin akla gelmeyen icatlarına bir türlü son verilememesi, Türkiye’nin; madenler konusunu hep “son” a bırakmasına ve bu zenginlikten istenilen seviyede yararlanamamasına sebep olmuş, bu konuda da sınıfta kalmıştır.

AK Parti’nin iktidara geldiği ilk dönemde de yukarıda bahsetmeye çalıştığımız tablo aynı şekilde devam etmiş ve MTA artık bu duruma bir son vermeye çalışmıştır. MTA; 10 yıl öncesine kadar madenlerle ilgili arama – çıkartma ve işletme / satış faaliyetlerini “kurum” bünyesinde yaparken, aynı sıkıntıları tekrar yaşamamak ve madenlerden beklenilen zenginliği gün yüzüne çıkarıp maddiyata (paraya) çevirmek adına daha çok maden çeşitliliği ve rezerv haritalarının hazırlanması faaliyetlerine ağırlık vermiş ve “arama – çıkartma - işletme - satış faaliyetleri” ni de verdiği ruhsatlar sayesinde de özelleştirmiştir. Madencilikle ilgili faaliyetleri artık; Şartları sağlayan – “yeterlilik” alan tüm özel sektör firmalarıaldıkları “ruhsat” lar üzerinden yapmışlar, yapmaya da devam etmektedirler.

Ülkemizde oluşturulan “özelleştirme” algısı her dönemde de aynı eleştiri ve tenkitlere maruz bırakılmış, bu günümüze kadar da getirilmiştir. Ne yazık ki maden konusunda da aynı sıkıntıyı yaşamakta ve aynı algıyla karşı karşıya kalmaktayız. Bunun haklı gerekçe ve örnekleri olabilir, ancak tümden karşı çıkmak ve kötülemekle de bir yere varamayız. İyi niyetli çalışan ve ülkemize - katma değeri yüksek olan - madenleri kazandıran ve bu yolla döviz girdisi sağlayan firma / şahısların da zan altına bırakılması büyük sıkıntılara sebep olacak, nahoş sonuçlar doğuracaktır. Böyle bir durumla karşı karşıya kalmayı kimse istemez.

Madenlerle ilgili verilen ruhsatların başka firmalara fahiş fiyatlarla devredilmesi, firmaların ruhsatları maden çıkartmak için değil de kısa yoldan zengin olmak için aldıkları algısına, yabancıların bir şekilde maden arama / çıkartma – işletme ve satış faaliyetlerine dâhil edilmesi “millî” ve “yerli üretim” kampanyalarına karşı oluşturulan hassasiyetin ortadan kalkmasına ve karşı lobilerin oluşmasına sebep olmuştur. Ülkemiz insanının işi öğrenmekten ziyade üçkağıtçılıklarını öğrenmeye karşı olan eğilimi bu konuda da ortaya çıkmış ve iyi niyetli olan insanların da faaliyet göstermesine engel olmuşlardır. Hiç kimse bu konuda savunma mekanizmasını çalıştırmaya ve karşı cephe oluşturmaya çalışmasın. Ne yazık ki parti ve iktidarlar da bu konuda aracılık /yandaşlık yapmakta ve hatta pastadan pay almaya çalışmaktadırlar. Durum çok vahim…

Ruhsat haricinde bir de maden arama ve çıkartma konusunda da ciddi sıkıntılar yaşanmakta, bu konuda da farklı algılar oluşturulmaktadır. Bilindiği üzere ülkemizde maden arama – çıkartma; Siyanürle, dinamit patlatarak, galeri ve ocak açarak, elle kazarak, ekskavatör – beko loder makineleri ile hidrolik kesme ve sondaj makinelerinden yararlanılarak yapılmaktadır. Bu saydığımız metotlardan sadece “siyanür” ve “dinamit patlatma” üzerinden algılar oluşturulmakta, hatta “gezi kalkışması”na benzer toplantı ve gösteriler düzenlenerek olay toplum huzurunu bozmaya ve terör örgütlerinin değirmenine su taşımaya kadar götürülmektedir, bu da yanlıştır. Tabii ki maden arama – çıkartma faaliyetlerine girişilmeden önce tedbirlerin alınması ve buna göre çalışmaların yapılması gerekiyor. Aksi bir durumda oluşacak can ve mal kayıplarının önüne geçilemeyeceği gibi, tazmin edilemeyecek olaylara da sebebiyet verilecektir. Hiçbir maden, insan canından daha kıymetli değildir.

Yazdığımız yazı ve yaptığımız araştırmalarla “maden” konusuna değinmeye devam edeceğiz. Hatta bu yazıyı kaleme alırken, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı / Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün Petrol Hakkına Müteallik Kararları Resmî Gazete’de yayınlandığı ve TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı)’naEdirne, Çanakkale, Tekirdağ, Kahramanmaraş, Gaziantep, Adıyaman ve Şanlıurfa’da, bazıları birden fazla ilin sınırında yer alan toplam 9 saha için petrol arama ruhsatının tahsis edildiğini, yüzölçümleri 14 bin 455 hektarla 61 bin 671 hektar arasında değişen sahalar için verilen ruhsatların 5 yıl süreyle geçerli olacağını görmüş olmamız, gerçekten de “doğru yol” da olduğumuzu gösterir.

Madencilik konusunda küresel başarılara imza atabilmemiz, madencilik liginde “bizde buradayız!” diyebilmemiz ve istenilen seviyelere çıkabilmemizin yolu; Babadan kalma usullerle maden arama – çıkartma faaliyetlerine son vermemiz, maden rezerv ve çeşitliliğini gösteren haritaları güncellememiz ve gerçekten de ihtisası – yeterliliği olan firmaları öne çıkarmamız ve bunlara ruhsat vermemiz gerekir. Aksi bir durumda, yaşanılanlara devam edilecek ve tarihin tekerrür etmesi gibi tekrarları yaşayacağız, bundan da kimse şüphe duymasın!...

Günay Ertan Akgün

Akit TV köşe yazarı