BIST12.936,35%-0.88
USD44.5821%0,27
EURO51,4750 %0.09
ALTIN6.704,43 %0.27

“DEVLET” VE “ANAYASA” YLA SORUNU OLANLAR  

Günay Ertan Akgün

Abone OlGoogle News
22 Eylül 2024 15:15

İnsan; yöneten ve yönetilen bir varlıktır ve onun olduğu her yerde de genellikle “yönetim ihtiyacı” ortaya çıkmıştır, çıkar. Yönetim ihtiyacının karşılanması, devamlı hâle getirilmesi ve bunun bir sistematiğe dönüştürülmesi amacıyla “yönetim erkleri” - “yapılanma” lar oluşturulmuştur.

“Yönetim” ler; Zamanın şart ve koşullarına göre de farklı isimlerle hem kendi iç dünyalarında ve hem de çevre ilişkilerini dengede tutabilmek için değişik adlarla tarih sahnesindeki yerlerini almış, kimi o dipsiz dehlizde kaybolmuşken kimi de varlığını günümüze kadar sürdürmeyi başarabilmiştir. İşte adına “devlet” dediğimiz mekanizma da böyle bir ihtiyaç ve süreçten sonra ortaya çıkmıştır.

Tarih boyunca varlığını sürdürmeyi başarabilmiş “ender” bir millet olan ve bunun sayesinde de “asil” ve “aziz” olmayı becerebilen Türkler, bir taraftan irili – ufaklı beyliklerle birlikte tarih sahnesindeki yerini korumaya çalışırken diğer bir taraftan da kurduğu devletlerle altın harflerle tarihe not düşmeyi de bilmiştir.

Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 yıldız ve bir güneşin daha doğru bir ifadeyle; yıldızların “Büyük Hun, Batı Hun, Avrupa Hun, Ak Hun, Göktürk, Avar, Hazar, Uygur, Karahan, Gazneliler, Büyük Selçuklu, Harezmşahlar, Altınordu, Timur, Babür ve Osmanlı” devletlerini ve güneşin de bize miras olarak bırakılan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” ni temsil ettiğini bilenler Türkler için aynı zamanda “devlet” ve “devletleşme” nin ne demek olduğunu da gayet iyi bilirler. Hatta ve hatta Türkler; aşsız yaşar ama başsız yaşayamaz. İşte o “baş” da “devlet” tir. Biz Türkler, boşuna; “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” demedik, demeyiz!...

“Devlet olmak” ve onu yaşatmak ayrı bir kabiliyet, beceri, görev aşkı ve devamlılık ister. Aynı zamanda devletleri soyut ve somut olarak tanıtan – tanınmasını sağlayan belli başlı gösterge ve kurumlar vardır. Bayrak, marş, dil, ortak tarih ve kültür bilinci gibi millî duyguları ve üzerinde yaşayan milletin olmadığı adına “vatan” dediğimiz fizikî sınırları ile ordu ve yargı kurumları yoksa o devlet; “devlet” olmaz, “devlet” oldukları iddiasıyla ortaya çıkanlar da tarih çöplüğündeki yerleri almıştır, alır.

Savaşan ve savaşmayı seven ama asla gaddar – diktatör – zalim olmayan, mazlum ve mağdurların yanında yer alan bir millet olmamızın sürekli olarak ve bir şekilde zararlarını gördük. Neden böyle diyorum; Tarihimiz boyunca hep “koruyan” – “kollayan” millî devletler olduk ve bu özelliğimizle tanındık, asla ve asla tebaamız altındaki halk ve milletlere karşı asimilasyon olaylarına girmedik, kendi isteği dışında olanları da devşirme yoluna gitmedik. Keşke böyle yapsaydık dünyaya hükmetmeye devam eder, İsrail bir taraftan Filistinlilere ve etrafındaki Arap devletçiklerine saldırmaz, Libya – Cezayir – Fas ve Tunus gibi ülkeler Fransız işgaliyle boğuşmaz, Pakistan – Afganistan – Hindistan gibi İslam coğrafyası İngiliz işgali altında kıvranmaz, Amerika başka bir taraftan ve Rusya da farklı cephelerden zırlamaz, bizi yok etmeye çalışmazdı. Hele hele adlarına “devlet” demekten imtina edeceğimiz Balkan ülkeleri de halen daha hükümranlığımız altında durur ve bizler de Avrupa kapısında kul – köle olmaz ve yalvarmazdık, ne günlere kaldık!...

Evet!.. Coğrafyasının büyüklüğü ne kadar olursa olsun, hangi hain ve işbirlikçilerle mücadele ederse etsin, terörün farklı odak ve gruplarıyla yüzleşirse yüzleşsin, adına bilmem ne cemaati denilirse denilsin, biz Türkler; obadan – cumhuriyete ve dededen – toruna hep “devlet” tik ve kıyamete kadar da bu böyle devam edecektir. Bu aşkı – şevki test etmeye çalışan her daim boyunun ölçüsünü almıştır ve almaya da devam edecektir. İçimizden – sırtımızdan hançerlemeye çalışan ve dıştan gelecek olan her türlü tehlike ve tehditleri de bertaraf etmeye devam edeceğiz. Bu aziz ve asil milletin, devletine olan bağlılığını görmek ve yeniden denemek isteyen varsa, buyursun; HODRİ MEYDAN!...

**********

Devletler; hem kendi içlerinde ve hem de uluslararası ilişkilerin yönetimini tanzim etmede belli başlı yasa – hukukî normlar – tüzük – yönetmelik ve kararnameleri de hazırlar. Bunlar “hukukî metinler” olarak algılansa da aslında devletin “olmazsa olmazları” ndan biri olan “yargı” kurumunun en önemli argümanlarıdır. Yargının olmadığı yerde “adalet”, adaletin olmadığı yerde de “insan” ve dolayısıyla “devlet” de olmaz. İnsansız devlet, başsız vücut gibidir.

Devletlerin; hem siyasî, hem toplumsal, hem yasama – yürütme ve yargı erklerini, hem uluslararası kurum ve kuruluşlarla olan ilişkilerini ve hem de egemenliğini korumak ve fizikî olarak da “devlet” olduğunu göstermek amacıyla bir kanunî metin hazırlar. Bunu da ya kendi Meclis’inde ya da halk referandumuyla oylayıp yürürlüğe koyar. İşte bizim de adına “Anayasa” dediğimiz böyle bir hukukî metnimiz var.

Anayasalar; devletin yönetim (rejim) şeklini, siyasî özelliklerini, dil – başkent – marş – bayrak gibi kendini tanıtan fizikî özelliklerini, devleti oluşturan halk ve milletlerin ihtiyaç ve beklentilerini (güvenliği, siyasî, dinî ve vicdanî vb.) ve ilişkilerini düzenlemek, çıkartılacak olan kanunların ana çerçevesini oluşturmak ve bunları korumak maksadıyla oluşturulsa da her zaman adil ve demokratik olmayabiliyor. Buna sebebiyet veren ya idarenin yeteri kadar muktedir olamadığı – demokrasiyle yönetilmediği ya da demokrasiyle yönetildiği gözüktüğü halde – ülkemiz gibi devletlerin – askerî darbe, vesayet ve ihtilal sonucuyla hazırlandığı gerçeğini ortaya koymaktadır.

Türklerin anayasayla tanışması ve sonrasındaki sürecin başlaması zannedildiği gibi T.C. Devleti’nin ilk yıllarında başlamamış, tam aksine Osmanlı’nın son yüzyıllık sürecindeki Avrupaî gelişmelerle başlamış ve böylelikle karşımıza çıkmıştır. Bu süreç sancılı olsa da üzerinden bir kez daha geçmekte fayda vardır;

İlk anayasamız 29 Eylül 1808’de İkinci Mahmud zamanında Sened – i İttifak adıyla imzalanmış, akabinde 3 Kasım 1839’de Abdülmecid döneminde Tanzimat Fermanı imzalanmış ve bu fermanın daha geliştirilmiş ve güncellenmiş hali olan Islahat Fermanı da 1856 yılında ilan edilmiştir. Bu gelişmeler, adım adım “anayasa” nın temellerini oluştursa da aslında hem “ad” ve hem de “içerik” olarak ilk anayasamız sayılan ve Mithat Paşa tarafından hazırlanan “Kanun – i Esasî” 23 Aralık 1876’da ilan edilmiştir. Türk tarihi ve milletinin ilk anayasası ve aynı zamanda da Osmanlı Devleti’nin ilk ve son anayasası olan Kanun – i Esasî, 12 bölüm ve 119 maddeden oluşmaktaydı.

Sancılı süreçten geçen Osmanlı, dağılmayla yüzleşip her cepheden “yenilgi” lerle karşılaşınca hazırladığı tüm “ferman” ve “kanun” lar da “geçersiz” hâle geldi ve sonunda da kendi milletine karşı “teslim” bayrağını çekmek zorunda kaldı. Onlar da biliyorlardı ki, bu devlet; kuzgun leşe teslim edilmemeliydi ve böylelikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasının alt yapısı de hazırlanmış oldu. Başta da ifade etmiştik ya, Türkler; “devlet” siz ve devlet de “anayasa” sız olmazdı, olmadı da!...

23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi, 20 Ocak 1921’de “Teşkilât – ı Esasîye Kanunu” nu kabul ederek “cumhuriyet” in ilk anayasal temelini atmış ve böylelikle 100 yıllık cumhuriyetin anayasal süreci de başlamış oldu. Bu kanun, tarihimize “1921 Anayasası” olarak girmiş olsa da 20 Nisan 1924 günü “Yeni Teşkilât – ı Esasîye Kanunu” kabul edildi ve bu 1961 yılına kadar yürürlükte kaldı.

Cumhuriyet ve demokrasiyle tanışmış olsa da ülkemiz ve devletimizin kurumları artık askerî vesayet, darbe ve ihtilallerle de yüzleşmeye başlamış, siyasî iradeler tanınmamış, sine – i millet yok sayılmıştır. 27 Mayıs 1960 ihtilali milletin sinesine bir hançer olarak saplanmış ve “askerî vesayet ve darbe” nin bir ürünü olarak 9 Temmuz 1961 tarihinde sözüm ona “halk oylaması” yapılarak yeni bir anayasa ilan edilmiş ve bu da tarihimize “1961 Anayasası” olarak girmiş, 12 Eylül 1980 tarihindeki darbeye kadar yürürlükte kalmıştır.

Bilinçli olarak çıkartılan iç kavga ve olaylardan sonra “bir sağdan, bir soldan adam astık!” deyip halkı birbirine kırdıran ve darbenin zeminlerini hazırlayan zihniyete artık gün doğmuş oldu ve 12 Eylül 1980 darbesiyle devlet yönetimine el koydular. Millîlikten uzak olan ama her ne hikmetse adlarına “Millî Güvenlik Konseyi” diyen tayfa, yeni bir anayasa hazırlayarak 7 Kasım 1982’de halkoyuna sundu ve adına “1982 Anayasası” denilen zulüm yasasıyla yıllarca yönetildik, daha doğrusu zorbalıkla tanıştırılmış olduk!...

Cumhuriyetimizin 100 yıllık serüveni boyunca hazırlanan 1921, 1924, 1961 ve 1982 anayasalarının ve sonrasında verilen muhtıra ve 28 Şubat gibi zihniyet – balans ayarı ve kulak çekme operasyonlarının arkasında hep “askerî kanat” olmuştur. Bu açıdan baktığımız zaman anayasaların; halkın yararına hazırlanan “yasa” lar olmadığı, anti demokratik kurum ve kuruluşların izlerini taşıyan metinler olduğu ve adil “hukukî metinler” olmaktan çıkartılıp, darbelerin meşru zeminlerini hazırlayan – kendilerini aklayan “aparat” lar olmaktan ileri götürülmediği görülmüştür. Halkı koruması gereken anayasa, halka zulmeden ve hazırlayanların bile anlamakta – yorumlamakta zorluk çektiği “tuhaf metinler” olmuştur.

12 Eylül 1980 darbesinin ürünü olan 1982 Anayasası, “askerî” bir anayasa olmakla beraber, bunun kabul edilmeyen – halkta karşılığı olmayan “rahatsız edici” bazı maddelerinin değiştirilmesi ve tamamen olmasa da kısmen “sivil anayasa” olması için başta rahmetli Turgut ÖZAL olmak üzere Abdullah GÜL ve mevcut cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN, ara referandumlarla kısmî değişikliklere gitmiş ve “sivil anayasa” nın temellerini atmaya çalışmışlardır.

Her ne şart altında olursa olsun bir anayasa; ne tamamen “memnun edici” (iyi) ve ne de tamamen “kötü” dür. Mutlak bir şekilde eksik ve fazlalık yönleri vardır, olabilir, kaldı ki herkesi memnun edemezsiniz. Bu açıdan baktığımız zaman, anayasalar; ne bir ansiklopedi, ne bir yemek kitabı, ne bir kullanım kılavuzu ve ne de “kutsal kitap” da değildir. Anayasa, sadece temel çerçeveleri belirler ve detaylarla boğulan kanunlar değildir. Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği kısma;

Anayasa, devletimizin “temel yasası” dır. Bunu “asker” ya da “sivil otorite” ler hazırlamış ya da halk oylamasıyla kabul edilmiş olsa da “değişmez” – “değiştirilmesi teklif dahil edilmez, edilemez” belli başlı maddeleri vardır. İşte sadece günümüzün değil son kırk yılın tartışma konusu olan bu maddeler; her ne hikmetse birilerini “rahatsız” etmiş, etmeye de devam etmektedir.

Nedir bu maddeler, tekrarlayalım;

“ Madde 1 – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Madde 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.

Madde 3 – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı “İstiklal Marşı” dır. Başkenti Ankara’dır.

Madde 4 – Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2 inci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı, insan hakları, demokrasi - milliyetçilik ve laikliği farklı yorumlayıp kendini “devlet” zannedenlerin yanlış hata ve yönetim anlayışlarından dolayı bunları “zulüm” olarak kullanmaları ve bunu “anayasal güç” ten alarak yaptıklarını söyleyenlerin suçu anayasaya mal edilmemelidir. Yapılanlar; anayasanın suçu değil onu “baskı unsuru” olarak kullanan zalim – zorba ve diktatör ruhlu insanların suçudur, bunlar zulümleriyle birlikte tarihe gömülmüşlerdir. Artık her yönüyle “sivil bir anayasa” hazırlanmalıdır. Ancak “ilk dört madde” ye dokunan, dokunduğu gibi yanar.

Netice itibariyle;

Anayasanın ilk dört maddesini değiştirmeye – dokunmaya kalkan, tartışma konusu yapan ve devletin kurumları başta olmak üzere bunlar üzerinden her türlü tezgâha girişen – nifak tohumları serpen, farklı ajandalar üzerinden “gündem” belirmeye çalışan – MHP lideri Dr. Devlet BAHÇELİ’nin deyimiyle – “şaşı bakan” her kim olursa olsun bizim için “yok hükmünde” dir. Bizler, birilerini “yok” saydığımız zaman o bir daha “var” olamaz, olmayacaktır!...

Günay Ertan Akgün

Akit TV köşe yazarı