BIST14.201,05%-0.36
USD44.8518%0,12
EURO52,8706 %0.06
ALTIN6.920,95 %0.42
Gündem

SOSYAL ANAYASA; TÜRK'ÜN TÖRESİ VE MANEVİYATIN İNŞASI

.

Abone OlGoogle News
16 Nisan 2026 13:19

 

Ülkenin en güvenli olması gereken yerleri okullardır. Çünkü okul, sadece bilgi verilen bir mekân değil; aynı zamanda insanın karakterinin, vicdanının ve toplumsal aidiyetinin inşa edildiği bir alandır. Ancak son günlerde yaşanan olaylar, bu temel gerçeğin sarsıldığını acı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Urfa’nın Siverek ilçesinde yaşanan saldırının hemen ardından Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesindeki bir ortaokulda, üstelik bir öğrencinin gerçekleştirdiği silahlı saldırı… Dokuz canın yitirilmesi, onlarca yaralı… Bu tabloyu yalnızca bir “asayiş sorunu” olarak okumak, meseleyi fazlasıyla yüzeysel ele almak olur.

Burada durup daha derin bir yerden sormamız gerekiyor: Bir çocuk, nasıl olur da aynı sıraları paylaştığı arkadaşlarına silah doğrultabilecek bir ruh haline sürüklenir?

Bu sorunun cevabı tek katmanlı değil. Pedagojik açıdan baktığımızda, çocukluk ve ergenlik döneminde bireyin kimlik inşası kritik bir süreçtir. Bu süreçte çocuk; aileden, okuldan ve çevresinden aldığı değerlerle kendi iç dünyasını şekillendirir. Eğer bu yapı taşları çatlaksa, çocukta aidiyet duygusu zayıflar, empati gelişmez ve öfke kontrolü ciddi biçimde zarar görür.

Psikolojik açıdan ise burada açık bir kırılma görüyoruz. Şiddet, çoğu zaman bir sonuçtur; sebep değil. Bastırılmış öfke, yalnızlık, değersizlik hissi ve anlam boşluğu, özellikle ergen bireylerde kontrolsüz davranışlara dönüşebilir. Eğer bir çocuk kendini görülmeyen, duyulmayan ve anlaşılmayan biri olarak hissediyorsa, bu durum zamanla yıkıcı eğilimlere evrilebilir. Hatta bir de tarihsel toplumsal ve manevi olarak kutsallarla  bezenmemiş bir bilinç ilerleyen süreç içerisinde daha sıkıntılı bir karakter haline dönüşebilir.

Sosyolojik boyutta mesele daha da genişliyor. Sizlere çok kritik bir noktaya daha temas etmek istiyorum; toplumsal “nas”ların, yani ortak değer ve sınırların aşınması. Bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan şey sadece yasalar değildir; aynı zamanda yazılı olmayan, kuşaktan kuşağa aktarılan ahlaki kodlardır. Bu kodlar zayıfladığında, birey davranışlarını düzenleyecek içsel bir denetim mekanizmasından mahrum kalır. Toplumsal ahlak anlayışı ve bu anlayış üzerine vicdanlarda geliştirilmiş olan sistemli bir koruma, muhafaza duygusu ile ahlaksızlığa hiçbir şekilde çıkış kapısı vermeyen toplumsal  bilinç.

 Hepimizin de hatırlayacağı üzere;  mahalle kültürü adı altında toplumumuzu tarif ederken birebir yukarıda saydığım sıfatları sıralardık. Herhangi birimiz sıkıntılı bir hareket içerisine girsek; kendimizi  bir şekilde komşu teyze veya amca tarafından annemizin ve babamızın önüne getirilmiş olarak  bulurduk. Ve anne babamız komşularımızla görünmeyen,  toplumsal ahlak anayasası hukuku üzerinden anlaşma içerisinde işbirliği ile bize ahlaki bir terbiye ve ders verirlerdi...

 Lakin buradaki en önemli nokta yetişkinlerimiz de bahsettiğimiz ahlaki anayasamıza kendileri de bir zatihi  gönülden samimi bir şekilde bağlıydı.

Bugün geldiğimiz noktada, “özgürlük” kavramının içinin boşaltılarak, sınır tanımaz bir bireysellik anlayışına evrildiğini görüyoruz. Oysa özgürlük, sorumlulukla birlikte anlam kazanır. Sorumluluktan arındırılmış bir özgürlük, bireyi değil; kaosu büyütür.

Burada önemli bir yanlış anlamayı da düzeltmek gerekiyor; bu tür olayları yalnızca “ahlaki çöküş” söylemiyle açıklamak yeterli değil. Evet, değerler aşınıyor olabilir; ancak aynı zamanda çocukların maruz kaldığı dijital içerikler, şiddetin normalleşmesi, aile içi iletişimsizlik, eğitim sistemindeki yapısal sorunlar ve psikolojik destek mekanizmalarının yetersizliği de bu tablonun bir parçasıdır.

Peki çözüm ne?

Okulları yüksek duvarlarla çevirmek mi? Her kapıya bir güvenlik görevlisi koymak mı?

Bunlar kısa vadeli önlemler dahi olamayacağını yaşadığımız son olaylar bize delilleri ile ispatlamıştır. Ancak kalıcı çözüm, insanın iç dünyasında başlar. “Vicdan polisleri” dediğimiz o içsel denetim mekanizması, aslında pedagojinin de psikolojinin de temel hedefidir; Kendini kontrol edebilen, empati kurabilen ve sorumluluk alabilen bireyler yetiştirmek.

Bu da ancak üç temel ayağın birlikte çalışmasıyla mümkündür:

Aile, okul ve toplum.

Aile çocuğa değer verir ve ahlâkta, maneviyatta, insanlık kalitesin de rol model olarak hal dili ile evlâdının gönlüne insan olmanın ölçüsünü nakış nakış işler, okul bu değeri bilgiyle besler, toplum ise bunu anlamlı bir zemine oturtur. Bu üçlüden biri eksik kaldığında, ortaya çıkan boşluk başka unsurlar tarafından doldurulur. Ve o unsurlar her zaman sağlıklı olmayabilir.

Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey, toplumsal bir muhasebedir. Ama bu muhasebe, suçlu arayan bir dil ile değil; sorumluluk üstlenen bir bilinçle yapılmalıdır. Çünkü bu tür trajediler, tek bir kişinin değil; ihmal edilmiş birçok sürecin ortak sonucudur.

Son olarak şu soruyu sormadan geçmemeliyiz: Biz çocuklara sadece nasıl başarılı olacaklarını mı öğretiyoruz, yoksa nasıl insan olacaklarını da öğretebiliyor muyuz?

Eğer ikinci soruya verecek güçlü bir cevabımız yoksa, ne kadar teknolojiye yatırım yaparsak yapalım, ne kadar altyapı kurarsak kuralım, eksik kalan bir şeyler hep olacaktır.

Ve o eksiklik, en beklemediğimiz anda, en ağır şekilde karşımıza çıkacaktır.

Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde akittv.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan akittv.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar
  • Yeniden eskiye
  • Eskiden yeniye
  • Öne Çıkanlar