BIST13.081,58%2.99
USD44.0547%0,03
EURO51,2775 %0.03
ALTIN7.330,58 %0.75
Gündem

Avrupa’nın kadına dair mücadelesi, Anadolu’nun köklü gerçeği 8 Mart kimin hikayesi?

.

Abone OlGoogle News
10 Mart 2026 10:38

 

Her yıl 8 Mart geldiğinde aynı manzara tekrar eder. Sosyal medya mesajları, kurumların yayımladığı kutlamalar, çiçekler, sloganlar…

Ve tek bir cümle: “Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun.”

Fakat çoğu kişi şu soruyu sormaz; gerçekte neyi kutluyoruz?

Daha önemlisi şu soruyu sormayız; bu günün hikâyesi bizim tarihimize gerçekten ait mi?

Çünkü 8 Mart’ın ortaya çıkış hikâyesi romantik bir dayanışma masalı değil, Avrupa’nın sert toplumsal gerçekliğinin ürünüdür.

8 Mart Kadınlar Günü’nün nasıl ortaya çıktığını ise  o zamanın şartlarının kriterlerinde buyurun birlikte bir gözden geçirelim.

Bunlardan biri, New York’ta 40.000 dokuma işçisinin hikâyesi. Uzun saatler çalışmasına rağmen çok düşük ücret alan kadınlar, bu çalışma koşullarının dayanılmaz olması üzerine 8 Mart 1957’de greve çıkma kararı alıyorlar ve daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil firmasında başlayan greve polis müdahale ediyor. Grev yapan işçiler fabrikaya kilitlenerek çıkan şüpheli bir yangın sonucunda 120 kadın işçi hayatını kaybediyor. Bu ise Avrupa’da  bir kadın mücadelesinin başlangıç noktası, sessizliğin son eşiği oluyor.

Sanayi devrimi sonrası Avrupa’sında kadınlar uzun süre hukuken ikinci sınıf bir varlık olarak kabul edildi. Kadınların kendi adlarına mülk edinmesi, miras hakkını kullanması, şirket kurması hatta bazı ülkelerde banka hesabı açması bile mümkün değildi. Kadın kimliği çoğu zaman bağımsız bir birey olarak değil, bir babanın ya da kocanın gölgesinde tanımlanıyordu.  Erkeklerin ellerinde olan kadına dair hakların kötüye kullanılması sebebi ile ise can yakan içler acısı sonuçların doğmasına neden oluyordu.

19.yüzyıl İngiltere’sinde görülen ve bugün insanın içini ürperten “wife sale” yani eş satma uygulaması bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Mutsuz evliliklerden kurtulmak isteyen bazı erkekler, eşlerini pazar meydanlarında sembolik olarak satışa çıkarabiliyordu. Hukuken geçerli olmasa da toplum içinde kabul gören bu uygulama, dönemin kadına bakışını açıkça ortaya koyuyordu.

Bu ortamda kadınlar yavaş yavaş seslerini yükseltmeye  başladı. Fabrikalarda çalışan kadın işçiler daha iyi ücret, daha kısa çalışma saatleri ve siyasi haklar talep ederek greve gittiler. Bu mücadelelerin uluslararası bir sembole dönüşmesi ise 1910 yılında Danimarka’da yapılan konferansta Alman düşünür Clara Zetkin’in önerisiyle gerçekleşti.

Ardından Rusya’da kadın işçilerin başlattığı büyük grevler, 8 Mart tarihini sembolleştirdi. Yıllar sonra ise United Nations bu günü resmî olarak tanıdı.

Kısacası 8 Mart, Avrupa toplumlarında insan yerine konulmayan kadınların hak mücadelesinin sembolüdür.

Peki aynı dönemde Anadolu’da durum nasıldı? İşte asıl tartışma burada başlıyor. Türk ve İslam medeniyetine baktığımızda karşımıza bambaşka bir tablo çıkar. Kadın yalnızca aile içinde değil, sosyal ve ekonomik hayatın merkezinde yer almıştır.

Eski Türk devletlerinde hükümdarın yanında mutlaka “hatun” bulunur ve devlet yönetiminde söz sahibi olurdu. Selçuklu döneminde kadınlar sosyal hayatta aktif rol oynar, gerektiğinde savaşlara katılabilir, ekonomik faaliyetlerde bulunabilirdi.

Osmanlı dönemine geldiğimizde ise birçok Avrupalı kadının ancak 19. ve 20. yüzyıllarda elde edebildiği hakların çok daha önce mevcut olduğunu görüyoruz.

Osmanlı kadını; miras hakkına sahipti, kendi adına mülk edinebiliyordu, şer’i mahkemelerde dava açabiliyordu, boşanma talebinde bulunabiliyordu.

Üstelik yalnızca bireysel haklara sahip olmakla kalmıyor, toplumsal hayatı da şekillendiriyordu. Kadınların kurduğu vakıflar şehirlerin sosyal altyapısını oluşturuyordu. Medreselerden hastanelere, çeşmelerden aşevlerine kadar birçok kurum kadın vakıfları tarafından kurulmuştu.

Osmanlı tarihinde “Kadınlar Saltanatı” olarak adlandırılan dönem ise kadınların devlet yönetiminde ve siyasetinde ne kadar etkili olabildiğinin açık bir göstergesidir.

Anadolu’nun bir başka dikkat çekici kurumu da Bacıyân-ı Rûm teşkilatıdır. Bu yapı sosyal yaşam içerisinde kadınların üretim ve ticaret hayatında örgütlü biçimde yer aldığını gösteren önemli bir örnektir. Bu konuda ele alınması gereken çok kapsamlı bir konudur.

Şimdi şu soruyu sormak kaçınılmaz hale geliyor!..

Avrupa’da kadınların insan yerine konulabilmek için verdiği mücadeleden doğan bir gün, Anadolu’nun tarihsel ve kültürel gerçekliğiyle gerçekten örtüşüyor mu? Bir baş kaldırış ya da bir mücadele; olmayan bir hakkın ve hukukun  savaşını vermek için karar alan insan veya insanlarla başlar. Biz de benzer bir hak hukuk kaygısı yok iken birden bugünü kutlayacaksınız diye bir direktif vardır. Bu ise ciddi boyutta düşündürücü bir durum değil midir?

Elbette bugün Türkiye’de de kadınların çözülmesi gereken sorunları vardır. Bunu inkâr etmek gerçekçi olmaz. Ancak mesele sadece bugünün sorunları değildir.

Mesele, köklü bir tarihsel hafızadır...

Çünkü bir toplum kendi tarihini unutursa başkalarının tarihini kendi hikâyesi sanmaya başlar.

Bugün Anadolu toplumunda çoğu kişi farkında olmadan Batı’nın tarihsel travmalarını kendi toplumsal hikâyesi gibi anlatmakta ve yaşamaktadır.

Oysa Anadolu kültüründe kadın, “eşitlik mücadelesi” ile var olmuş bir figür değil; başından beri toplumun temel direklerinden biri olarak toplumun merkezinde olan bir kutsaldır.

Türk kültüründe “devlet ana” anlayışı vardır. Anadolu irfanında anne kutsaldır. İslam kültüründe cennetin annelerin ayakları altında olduğu öğretilir. Bu nedenle Anadolu toplumunun kadın hikâyesi, Avrupa’nın mücadele tarihinden oldukça farklıdır.

Belki de bu yüzden 8 Mart geldiğinde sormamız gereken gerçek soru şudur; biz gerçekten kadın hakları üzerine bir mücadele gününü mü kutluyoruz? Yoksa kendi tarihimizin bize zaten verdiği değeri unutup başkalarının hikâyesini mi taklit ederek tekrarlıyoruz?

Çünkü Anadolu kadınının hikâyesi hiç bir zaman   bir alınmaya çalışılan bir hak mücadelesi olmamıştır. Kadın Anadoluda kendi adı ile mühürlediği bir coğrafyanın ve medeniyetin kurucu adıdır. Ve belki de asıl mesele ve yapılması gereken bu gerçeği yeniden hatırlayarak tolumun hafızasına nakşetmektir.

SOSYOLOG BERRİN YAĞLIOĞLU

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde akittv.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan akittv.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar
  • Yeniden eskiye
  • Eskiden yeniye
  • Öne Çıkanlar