BIST1.501,34%7.3350
USD7.2878%-1.88
EURO8,7842%-2.01
ALTIN410,61%-0.41
Akit HaberDünya23 Şubat 1944: Çeçen-İnguş Sürgünü
Dünya

23 Şubat 1944: Çeçen-İnguş Sürgünü

23 Şubat 1944 tarihi, Kafkasya’nın Rus işgali sürecinde maruz kaldığı felaketlerden bir yenisine sahne oldu.

Abone OlGoogle News
23 Şubat 2021 14:06

Bitmeyen Mezalimin Stalin Versiyonu: 1944 Çeçen-İnguş Sürgünü

Stalin dönemi Sovyet Rusya’sı, XX. yüzyılın en baskıcı ve en totaliter yönetimlerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Siyasî cinayetler, yargısız infazlar ve işkencelerle özdeşleşen Stalin yönetimi, en büyük insanlık suçlarından birisini de II. Dünya Savaşı’nın sona ermek üzere olduğu bir dönemde Nazi Almanya’sına yardım ettikleri ithamıyla pek çok halkı topyekûn bir biçimde yurtlarından çıkartıp hayat şartlarının en zor olduğu yerlerden Batı Sibirya ve Orta Asya bozkırlarına tehcir etmek suretiyle işlemiştir. Bu süreçte Karaçay-Balkarlar, Ahıska Türkleri ve Kırım Tatarlarıyla birlikte Stalin zulmüne maruz kalan halklardan birisi de Kafkasya’da tarih boyunca Rus emperyalizmine karşı direnişte her zaman baş aktör konumunda öne çıkan Çeçen-İnguşlar (Vaynah) olmuştur.

Kafkas-Rus ilişkilerinin tarihî arka planı

Rusya’nın sömürgeci bir güç olarak dünya siyaset sahnesine çıkmasının ardından izlediği yayılmacı politikalardan tarih boyunca en fazla etkilenenler, büyük ölçüde Müslüman halklar olmuştur. Çar I. Petro ile birlikte jeo-stratejik olarak sıcak denizlere açılma politikasını kendisine millî bir hedef haline getiren Çarlık Rus İmparatorluğu, aynı zamanda 1453’te İstanbul’un Osmanlılarca fethiyle tarihe karışan Bizans İmparatorluğu’nun yerine Ortodoks-Hristiyanlığın siyasî hamisi rolüne de soyunmuştu. Bu nedenle, Bizans’ın intikamını alma motivasyonuyla olsa gerektir ki; Çarlık Rus İmparatorluğu, XVI. yüzyılın ortalarından itibaren İdil-Ural havzasında ele geçirmeye başladığı Altınordu bakiyesi hanlıkların ülkelerinde Müslüman halklara yönelik büyük katliamlara imza attı.

XVIII. yüzyıl boyunca Türkistan coğrafyasını büyük ölçüde hegemonyası altına alan Çarlık Rusya, hedefine ulaşmadaki en büyük engeli teşkil eden Kafkas Dağları’nı ise bölge halklarının uzun yıllar süren direnişlerini kırabildikten sonra ancak XIX. yüzyılın ortalarında zapt edebildi. Özellikle XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren yoğunlaşan Rus askerî harekâtına karşı verdikleri savaşlarda büyük insanî kayıplara uğrayan Kafkasya hakları, işgalin resmen tamamlandığı 1864 tarihinden itibaren de Çarlık rejimi tarafından Osmanlı topraklarına sürgün edilerek tarihî yurtlarından koparılmış oldular. Kahir ekseriyeti Müslümanlardan oluşan ve kimisinin bölgedeki varlığı tarih öncesi zamanlara dayanan pek çok etnik gruptan meydana gelen Kafkasya halkları, bu süreçte ya tamamen yahut çeşitli oranlarda ülkelerinden sürgün edildi. Öte yandan; Rus hegemonyasına karşı direniş ruhunun hiçbir zaman tamamen yok olmadığı Kafkasya’da, işgal sonrasında çeşitli düzeylerde dinî ve millî referanslara dayanan bağımsızlık yanlısı hareketler ortaya çıkmakla birlikte bu hareketler de ülke sathında yeterince yayılamamaları ve dışarıdan yeterli siyasî-askerî destek sağlayamamaları nedeniyle fazla uzun soluklu olamadılar. Bununla birlikte; “93 Harbi” olarak anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve I. Dünya Savaşı esnasında ortaya çıkan bu bağımsızlık hareketleri neticesinde Kafkasya halklarına yönelik topyekûn bir yeni sürgün politikası izlenmedi. Bu dönemlerde, sadece hareketlere önderlik eden kişiler ve onlara destek veren bazı bölgelerin ahalileri lokal düzeyde cezalandırılmaya maruz kaldı.

Sovyet döneminde Stalin iktidarı ve “Yarım Kalan Sürgün”ün tamamlanması

Rusya’da I. Dünya Savaşı esnasında patlak veren iç savaşın Bolşeviklerin lehine sona ermesi, Çarlık döneminde Rus hegemonyası altında yaşayan kavimler açısından yeni arayışları da beraberinde getirmişti. Hatta Rus işgali altında bulunan pek çok ülkedeki Müslüman topluluklarda olduğu gibi Kafkasya’da da siyaseten Bolşevikleri destekleyen din âlimleri dahi mevcuttu. Ne var ki; Lenin’in devrimin başlangıcında özellikle Müslüman halkların desteğini kazanabilmek için self-determinasyon (halkların kendi kaderini tayin hakkı), dinî özgürlükler gibi vaatleri bolca dile getirmesine rağmen halklarının çoğunluğu Müslüman olan Türkistan’daki ülkeler, yeni kurulan sistemde birer birlik cumhuriyeti statüsü alırken Kafkasya ise doğrudan Moskova’ya bağlı ancak etnik özelliklerine göre birbirinden ayrılan özerk/muhtar cumhuriyetler şeklinde tanzim edildi. Bununla birlikte; Rus milliyetçiliğinden sıyrılıp bir “Sovyet milleti” oluşturma projesini uygulamaya koyan Lenin döneminde etnik bakımdan Rus/Slav olmayan Sovyetler Birliği ülkelerinde, Marksist-sosyalist resmî ideoloji çerçevesinde de olsa halkların kendi millî kültürlerine ait unsurların korunması ve geliştirilmesine yönelik bazı serbestlikler sağlandı. Ancak 1920’lerin sonlarında iktidara gelen Stalin döneminde Sovyet rejiminin baskıcı yönünün artması ve akabinde patlak veren II. Dünya Savaşı, Kafkasya’daki bazı halklar açısından yeni büyük felaketleri beraberinde getirecekti.

 23 Şubat: "Ağlamayacağız, unutmayacağız, affetmeyeceğiz!”

23 Şubat 1944 tarihi, Kafkasya’nın Rus işgali sürecinde maruz kaldığı felaketlerden bir yenisine sahne oldu. 1942 yılının sonlarında Alman orduları, Kafkasya’nın kuzeyindeki bazı bölgeleri ele geçirmiş ancak Stalingrad yenilgisinden sonra bölgeden geri çekilmişti. Bu dönemde Kafkasya halklarından Sovyet yönetimine karşı herhangi bir kalkışma yaşanmamış olmasına rağmen Sovyetler Birliği’nin Politbürosu ve Ulusal Savunma Komitesi, henüz 1943 yılının Şubat ayında yapılan bir toplantı sonucu, kendi güvenlikleri açısından tehdit olarak algıladıkları bazı halklarla ilgili tehcir kararı almışlardı. Bunlardan Çeçen-İnguş halkları için öne sürülen iddialar şunlardı:

1. Alman faşist zorbalarına karşı yüksek kumandanın emirlerine riayeti reddetmeleri;

2. Sovyet ordularına karşı gelmek için milli bir ordu vücuda getirip Alman faşist zorbalarıyla birleşmek teşebbüsünde bulunmaları;

3. Alman faşistleri tahrik ve kendi ajanlarını Kızıl Ordu’nun birliklerine saldırmaları;

4. Vatani vazifelerini ihmal ve memlekete ihanet etmeleri.

Stalin döneminde Sovyetler Birliği’ndeki polis devleti nizamını en sert şekilde icra eden kuruluş olan NKVD (İçişleri Bakanlığı Halk Komiserliği)’nin bir yetkisiyken daha sonra Avrupa’ya iltica eden Albay Tokayev, 23 Şubat gününü şöyle anlatıyor:

"Henüz 1944 yılının başlarında Kuzey Kafkasya, özellikle Çeçen-İnguş bölgeleri, NKVD mensupları ile doldurulmaya başlanmıştı. Evvelki gün, Kızıl Ordu Günü arifesinde her tarafta mitingler düzenlenmişti. NKVD albayı kürsüye gelerek şöyle dedi: ‘Esas mevzua girmeden evvel şunu haber vereyim ki, miting NKVD birlikleriyle çevrilmiştir ve bütün firar teşebbüsleri derhal ve yerinde kurşuna dizilerek cezalandırılacaktır.’ Ahali neye uğradığını bir türlü anlayamıyordu. Albay elini kaldırarak başının üzerinde bir daire çizdi. Bu bir işaretti. Etraftan mitralyözler şakırdayarak onun sözlerini teyit etti. Birkaç kişi hançerini çekerek albayın üzerine atlamaya teşebbüs ettiyse de makineli tüfeklerin ateşi onları birer yaprak gibi düşürdü. Birisi firara kalktıysa da onu da mitralyöz ateşi biçti. Genç bir İnguş, mitralyözcünün üzerine atıldı fakat o da aynı akıbete uğradı. Sağ elinde bir tabancayı, sol elinde de Milli Emniyet Komitesi’nin kararnamesini tutan albay sözlerine devam etti: ‘Adil ve âkil Stalin, siyaseti sizin çok milliyetli sosyalist vatanında inkişâf etmeniz için her şeyi yaptı."

Herkes başları önünde bu mutat sözleri dinliyordu. Fakat Albay, bütün Çeçen-İnguşları Almanlarla iş birliği yapmakla suçlayınca, bütün halk bir ağızdan bağırmaya başladı: ‘Yalan, iftira! Biz Almanlara yardım etmedik!’

Albay devamında; "Sovyet hükümetinin emri üzerine Çeçen-İnguş Özerk Cumhuriyeti bu dakikadan itibaren lağvedilmiştir. Sürgüne müstahak olan bütün halk tevkif olunmuştur ve hükümetin tespit ettiği yerlere gönderileceklerdir. Siz de hazır duran trene, silahlı kuvvetlerin muhafazasında götürüleceksiniz. Bu dakikada aileleriniz istasyona nakledilmişlerdir. Nüfus başına yalnız 40 kilo eşya alınmasına müsaade vardır. Evleriniz askerler tarafından işgal edilmiştir. Hiçbir bahane ile evlerinize dönemezsiniz."

Nazilerle çarpışırken sol kolunu kaybetmiş olan Kızıl Ordu kumandanlarından uzun boylu bir zat müsaade ile salona girmişti. Almış olduğu nişanların hepsi üniformalı elbisesine takılıydı. Kürsüye yaklaşıp albaydan söz için izin istedi. Ve ‘Ey hemşehrilerim!’ hitabıyla söze başladı:

"'Görüyorsunuz ben de sizden biriyim. Kolumu bu savaşta kaybettim. Çeçenler, İnguşlar, Osetler, Kabardinler, Çerkesler, Adigeler ve Karaçavlardan birçoğunun yaptığı gibi ben de memleketimin müdafaası uğruna ne kanım ne de hayatım için zerre kadar tereddüt etmedim. Şimdi bize ‘vatanınıza ihanet ettiniz’ diyorlar. Bu kocaman bir yalandır!'

Albay ona susmasını emretti. Kumandan istifini bozmadan göğsüne takılı nişanların hepsini çekip kopardı ve albayın ayakları altına attı. Salon, patlayan silah gürültüsüyle doldu. Başından kan fışkıran kumandan yere yıkıldı ve ebedi uykusuna daldı.”

Yine ilerleyen yıllarda Batı’ya iltica eden bir başka eski NKVD subayı Yarbay Burlutski de Tokayev’in bu ifadelerini teyid etmiştir. Burlutskiy’e göre; alay kumandanı muavini kürsüye çıkmış, kısa ve kuru nutkunda Komünist Partisi ile Sovyet Hükümeti’nin kararını ilan etmiştir. Kararın muhtevası şu şekildedir:

“Sovyetler Birliği toprakları Alman faşist orduları tarafından işgal edildiği zaman Çeçen-İnguş Muhtar Sovyet Cumhuriyeti ahalisi Çeçenler ve İnguşlar Alman ordularına yardım ettiler. Bunu nazara alan Komünist Partisi ve Sovyet hükümeti, Çeçen-İnguş ÖSSC halklarını Sovyetlerin başka bölgelerine göç ettirme kararı vermiştir. Herhangi bir mukavemet ve emirlerimizin icrasında boyun kaçırmak yolundaki teşebbüsler partinin ve Sovyet hükümetinin kararlarına itaatsizlik telakki edilecek ve ordu ikaz etmeden silah kullanacaktır.”

Vaynah (Çeçen-İnguş) halklarının bu sürgününe 19 binden fazla NKVD polisiyle farklı cephelerden çekilen yaklaşık 100 bin kişiden oluşan ordu personeli katıldı. Bunların önemli bir kısmı daha evvel Karaçay ve Kalmukların yurtlarından tahliyesine katılmış, bilahare de Balkarların sürgününe dahil edilecek birliklerden oluşmaktaydı. 23 Şubat günü sabah erken saatlerde başlayan tahliye işlemini NKVD’nin başındaki isim olan ve Stalin’in kendisi gibi Gürcü kökenli en yakın adamlarından Lavrenti Beriya bizzat yönetiyor ve gelişmeleri düzenli olarak Sovyet diktatörüne rapor ediyordu. İnsanların yalnızca birkaç parça şahsî eşyalarını yanlarına almalarına izin verilmişti. Isıtmasız hayvan taşıma vagonlarında ve dondurucu kış soğuğunda gerçekleştirilen bu tahliye işleminde özellikle çocuk, hasta ve yaşlılardan on binlercesi henüz Orta Asya’daki yeni iskân yerlerine ulaşamadan soğuktan, açlıktan ve tifo hastalığından dolayı hayatını kaybetti. Bunların sayısı, bazı kaynaklarca 70 bin civarında olarak tahmin edilmektedir.

Ünlü Çeçen tarihçi ve siyaset adamı Abdurrahman Avdorhanov, Stalin yönetiminin bu gaddarca eyleminin sebeplerini şöyle açıklıyordu:

“Stalin’in yüzbinlerce masum insanın hayatını kaybetmesine sebep olan bu kararları hakkında yorum yapmadan evvel 1942-1944 arasında Kafkasya’daki askerî faaliyetlerin haritasına bakmak ve Çeçen-İnguş topraklarının hiç işgale uğramadığını görmek faydalı olacaktır. Kaldı ki öyle olsa bile bu, tek başına Almanlarla işbirliğinin delili olamazdı.”

Sürgünün sebepleri gerçekten de farklıydı. Avdorhanov’un belirttiği gibi dağlı halkların dolaylı yoldan imhasını amaçlayan bu mezalim politikasının başlıca sebepleri olarak şunlar gösterilebilir:

Çeçenlerin ve Kafkas dağlılarının ulusal bağımsızlıkları için yüzyıllardır aralıksız mücadele etmeleri. Yine onların Sovyet sömürge rejiminin despotik sistemine boyun eğmemeleri

Moskova’nın, Batı ile gelecekteki muhtemel bir savaşında Kafkasya’dan ortaya çıkabilecek bir iç tehdidi ortadan kaldırma arzusu

Kafkasya’yı sadece stratejik bir üs olarak iç tehditler ve istikrarsızlık açısından değil, burasını aynı zamanda gelecekte Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan gibi ülkelere yönelik bir nevi sıçrama tahtası haline getirme stratejisi.4

Bunlar, resmen deklare edilen nedenler olmasa da dönemin Kremlin yöneticilerinin Kafkas halklarını imha etmeye yönelik politikalarına rehberlik ettikleri açıktır. Öyle ki, Nazi birliklerinin yakınlarından dahi geçmedikleri Gürcistan’ın Türkiye sınırında meskûn bulunan Ahıska/Mesket Türklerinin de aynı gerekçeyle sürgün edilmelerinin başka makul bir açıklaması yoktur.

Öte yandan; 1944 sürgünü esnasında, Çeçenya ve Kafkasya’da Çarlık döneminde çokça işlenen toplu katliamlara yenileri eklendi. Çeçenistan’ın dağlık kesimlerinde yer alan Haybah köyünde NKVD ve ordu birliklerince “taşınamaz” olarak görülen çoğunluğu yaşlı, hasta, kadın ve çocuklardan oluşan yaklaşık yedi yüz kişi ahırlara doldurularak canlı canlı yakılmak suretiyle hunharca katledildi. Dönemin Çeçen-İnguş Sovyet Sosyalist Özerk Cumhuriyeti’nde Adalet Bakanı yardımcılığı görevi yapmış Ziyauddin Malsagov, Kafkasya tarihindeki en büyük insanlık facialarından biri olan Haybah Katliamı’nı şöyle anlatıyordu:

“Cumhuriyet’in diğer bölgelerindeki Çeçenlerle İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan’a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri nakletmek mümkün değildi. Çevre köylerden toplanan halk yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar ve zayıflar ertesi günü helikopterlerle taşınacakları söylenerek arkada bırakıldılar. Kadın, çocuk ve gençlerin bir kısmı da onlarla kaldı. Kalanlar 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944 günü sabah saat dokuzda çevre avullardan ve Haybah’tan toplanan bu insanlar bir ahıra sürüldü. Bu ahıra, Lavrentiva Pavloviça Beriya’nın “Örneklik Beygir Ahırı” denilmekteydi. Bu ahıra daha önce, dışardan ateşlenince içeriyi tutuşturacak şekilde kuru ot ve saman yığılmıştı. Bu insanlar ahıra sürülüp üstlerine kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. Ateş tutuştuğu zaman ben fazla uzakta değildim. İnsanlar ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya çıktı. Gvişiani de o an emretti: “Ateş!” Meğer makineli tüfekler daha önceden mevzilenmiş. Makineli tüfeklerin biçtiği ceset yığınları kapı çıkışını tamamen kapattı. Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650-700 insan ahırın içinde diri diri yakılarak öldürüldü.”

Beriya ve Stalin

Sürgün sırasında çok sayıda Çeçen’in ölümüne neden olan bir başka hadise de Sotni köyünde yaşandı. Çeçen ve İnguşları sürmekle görevlendirilen Kızıl Ordu askerleri ve NKVD polisleri, Sotni köyü erkeklerini topladıktan sonra yine çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan çok sayıda Çeçen’i, buzun onları taşımayacağını bildikleri halde buz tutmuş Galançoy gölünü geçmeye zorladılar ve binlerce Çeçen, Galançoy gölünde can verdi.5

Bu katliamlar, sömürgeci Rus imparatorluğunun ismi değişse de özellikle Müslüman halklara yönelik uyguladığı mezalim politikalarının hiç değişmediğini göstermiştir. Nitekim Haybah ve Galançoy katliamları, Sovyetlerin selefi Çarlık Rusya’sının XIX. yüzyılda Dadi-Yurt’ta, Germençuk’ta, Ahhulgoh’da ve Gimri’de işlediği insanlık suçlarının bir tekerrüründen ibaretti. Tıpkı Sovyetlerin halefi Rusya Federasyonu’nun da yakın tarihte Çeçenistan’ın Samaşki, Novie Aldı; Dağıstan’ın Karamahi ve Çabanmahi köylerinde gerçekleştirdiği topyekûn katliamlar gibi… Yine çok yakın bir geçmişte bir başka İslâm beldesi olan Suriye’deki savaşa müdahil olmasının ardından burada hastaneleri, okulları, mescidleri ve hatta mültecilerin yaşadığı çadır kentleri özellikle hedef alarak on binlerce insanın ölümüne ve sakat kalmasına sebep olması da aynı bağlamda değerlendirilmelidir.

İade-i itibar: Sürgünden dönüş

Stalin’in emriyle yurtlarından sürgün edilen diğer halklar gibi Çeçen-İnguşlar da yerleştirildikleri bölgelerde oldukça ağır hayat şartlarıyla mücadele etmek zorunda kaldılar. Sürgünün ilk yıllarında da ağır iklim ve çalışma şartları ile çeşitli salgın hastalıklar nedeniyle on binlerce insan hayatını kaybetti. Toplama kamplarını andıran yeni yerleşim yerlerinde de Beriya’nın NKVD çetesinin baskıları devam ediyordu. Her 10 haneye birer gözlemci verilen Çeçen-İnguşların her ay yoklama yaptırmaları ve en ufak bir iş için dahi olsa polisten izin almaları zorunluydu.

Nihayet XX. yüzyılın en büyük diktatörlerinden Stalin’in 1953’te ölümünün ardından Sovyetler Birliği’nin başkanlık koltuğuna oturan Nikita Kuruşçev döneminde, özellikle 1956’dan itibaren “de-Stalinizasyon” adı verilen politikalar başladı. Kuruşçev, 25 Şubat 1956 tarihinde toplanan Komünist Parti’nin 20. Kongresi’nde yaptığı konuşmada “Aklı başında bir insanın; kadın, çocuk, yaşlı, komünist ve komsomol ayrımı yapmadan tüm milleti, bireylerin veya bir grup insanın yaptığı hareketlerden sorumlu tutmak suretiyle toplu halde sürgün ederek cezalandırmasını anlaması zordur.” ifadelerini kullanıyordu. Akabinde 16 Temmuz 1956’da SSCB Yüksek Şura Kurulu, sürgün edilmiş olan Çeçenlere uygulanmakta olan yasal kısıtlamaları kaldıran bir karar yayımladı. Ancak ülkelerine geri dönme ve müsadere edilen mülkiyet haklarının iadesi konusunda herhangi bir açıklamada bulunulmadı. Ardından Komünist Partisi Merkez Komitesi, 24 Kasım 1956’da Çeçenlerin ve İnguşların ulusal özerkliklerinin yeniden verilmesi kararını aldı. Nihayet 9 Ocak 1957’de Sovyetler Birliği Yüksek Şurası, aldığı bir kararla 1944 yılında topyekûn tehcir edilen Çeçen-İnguşların yurtlarına dönmelerine izin verdi ve Çeçen-İnguşetya’nın RSFSC bünyesinde ÖSSC olarak yeniden kurulmasını karara bağladı. Ancak bu kararnamede sürgün sırasında ne kadar insanın öldüğü ne kadarının katledildiği ve maddi zararın boyutu hakkında bilgi verilmedi.6 Bu açıdan bakıldığında Kuruşçev tarafından verilen Çeçen-İnguş halklarının yurtlarına dönme izninin de tam anlamıyla bir iade-i itibar olduğu söylenemez.

Öte yandan; Çeçen-İnguşların sürgünde olduğu zaman zarfında ülkedeki şehir merkezlerine Rus, Yahudi ve Ermeni gibi unsurlar yerleşmiş, kırsal alanların da bir kısmı komşu Kafkas halkları arasında paylaştırılmıştı. Bu politikayla Sovyet yönetimi, Kafkas halkları arasında gelecekte patlak verecek bazı etnik ve toprak temelli çatışmalarının da temelini atmış oluyordu. Mesela; 1992 yılında İnguşlarla Osetler arasında yaşanan çatışmanın arka planında bu dönemde İnguşlara ait bazı toprakların Osetlere verilmesi vardı.7 Yine ülkenin doğu kesimlerinde yer alan bazı köyler de çeşitli Dağıstan kabilelerine verilmişti ve bundan dolayı bazı Çeçen ve Dağıstanlı kabileler arasında günümüze kadar uzanan anlaşmazlıklar olagelmiştir.

Bununla birlikte, sürgün edilen halklar arasında Çeçen-İnguşlar diğer bazılarına nispeten avantajlı sayılabilirdi. Nitekim aynı dönemde bu mezalime maruz kalanlardan Kırım Tatarlarının anayurtlarına dönebilmeleri ancak Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonraya tekabül ederken, Ahıska Türkleri ise Gürcistan’ın Türkiye sınırında bulunan tarihî yurtlarına hiçbir zaman dönebilmiş değillerdir.

Geçtiğimiz yüzyılda işlenen en büyük insanlık suçlarından birisi olduğundan şüphe etmediğimiz 23 Şubat sürgünü, özellikle Çeçen halkının toplumsal hafızasında derin izler bırakmıştır. Yüzyıllar boyunca savaş, istila ve sürgünlere maruz kalmış bulunan Çeçenlerin Sovyetler Birliği’nin dağılışının ardından siyasî kimliklerinin oluşmasında da sürgünün etkisinin büyük olduğu söylenebilir. Sovyet sonrası dönemde Çeçenistan’da ortaya çıkan bağımsızlık yanlısı millî ve dinî hareketler içerisinde öne çıkan Cevher Dudayev, Zelimhan Yandarbiyev, Aslan Maşadov, Ahmed Zakayev ve İsa Umarov gibi isimlerin hepsinin de çocukluklarının sürgünde geçmiş kimseler olmaları buna işaret etmektedir. Makalemizi, Sovyetler Birliği’nin dağılışından sonraki süreçte bağımsız Çeçen devleti mücadelesine önderlik eden merhum Cevher Dudayev’in, 23 Şubat 1994’te sürgününün 50. yıldönümünde düzenlenen mitingde yaptığı konuşmasındaki şu sözleriyle tamamlamak istiyoruz:

“Düşmanlarımız, Çeçen halkını ebedî bir yas içerisinde görmek istemişti fakat bu hiçbir zaman olmayacak! Şu andan itibaren bu gün, Çeçen halkının dirilişiyle halkımızı imha olmaktan kurtaran iman ve sebat günü olacaktır."8

Yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.600 karakter kaldı
×

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılan yorumlar hiçbir şekilde akittv.com.tr’nin görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır.
Yazılanlardan akittv.com.tr sorumlu tutulamaz.

0 Yorumlar
  • Yeniden eskiye
  • Eskiden yeniye
  • Öne Çıkanlar