BIST110.534%0.91
USD6.7784%0.32
EURO7,6849%0.05
ALTIN367,77%-1.17
Akit HaberDünyaKoronavirüs salgını Latin Amerika’yı yeni krizlere sürükleyebilir
Dünya

Koronavirüs salgını Latin Amerika’yı yeni krizlere sürükleyebilir

Kovid-19 salgınına ekonomik durgunluk, gelir eşitsizliği, siyasi krizler gibi kronik sorunlarla yakalanan ve salgından en kötü etkilenen bölgeler arasında yer alan Latin Amerika ülkelerinde 2020 yılının çok zor geçeceği aşikâr.

21 Mayıs 2020 13:16

Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez unutulmaz eseri Kolera Günlerinde Aşk’ta, ülkeyi kasıp kavuran salgın döneminde yaşanan ve uzun yıllar sonra mutlu sonla biten bir aşk hikayesini anlatıyordu. Bu yazının konusu da beklenmedik yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Latin Amerika’daki etkileri, alınan önemler ve yaşanan sürecin kısa ve orta vadede yol açacağı sıkıntılara dair bazı öngörüler. Ne var ki bu kez hikâyenin mutlu sonla bitmesi oldukça zor görünüyor.

Brezilya (212 Milyon), Meksika (129 Milyon), Kolombiya (51 Milyon), Arjantin (45 Milyon) ve Peru (33 Milyon) gibi bölgenin en büyük ülkelerinden bazıları gerek vaka gerek vefat eden hasta sayılarıyla dikkat çekiyor. Olağanüstü zor şartlar altında bu dönemi yaşayan Venezuela ve Küba ise mutlaka göz önünde bulundurulması gereken diğer iki önemli ülke olarak öne çıkıyor.

Latin Amerika bölgesine toplu olarak baktığımızda yaklaşık 600 milyon nüfusa sahip ve 22 ülkeden oluşan bölgede toplam 585 binin üzerinde Kovid-19 vakası tespit edilmiş olduğu görülüyor. Salgın hastalık nedeniyle hayatıı kaybedenlerin sayısı ise 20 Mayıs itibarıyla 32 bin kişiyi aşmış durumda. Ülke bazında bakıldığında başı çeken Brezilya’da toplam vaka 275 bin 382, vefat eden hasta sayısı ise 18 bin 130. Kovid-19’un bölgede en çok etkilediği ikinci ülke ise Peru; Peru’da vaka sayısı 99 bin 483, vefat sayısı ise 2 bin 914. Bu iki ülkeyi 54 bin 346 vakayla Meksika takip ediyor ve ülkede kaybedilen hasta sayısı 5 bin 666. Bölgedeki Kovid-19 vakaları itibarıyla dördüncü sırada yer alan Şili’de vaka sayısı 53 bin 617; bu ülkede vefat eden hasta sayısı 544. Ekvador vaka sayısı itibarıyla bölgedeki beşinci ülke ve şu ana dek 34 bin 151 vaka tespit edilmiş durumda ve kaybedilen hasta sayısı 2 bin 839. Bölgenin özel koşullarda yaşayan iki ülkesinden Küba’da bin 900 toplam vaka ve 79 can kaybı varken, Venezuela’da 749 vaka ve 10 vefat kayıtlara geçti. Rakamların güvenilirliğinin ülke açıklamalarına bağlı olduğu ve toplam test sayılarının ortaya çıkan vaka sayılarında belirleyici olduğunu hatırda tutmak gerektiği bir gerçek; ancak eldeki veriler bunlar olduğundan analizi bu sayılar üzerinden yürütmek gerekiyor. Gerçek olan husus, dünya üzerindeki Kovid-19 vakalarının yaklaşık yüzde 8’inin, vefat eden hastaların ise yüzde 6’sının Latin Amerika bölgesinde görülmesi.

Latin Amerika ekonomileri ağır darbe aldı

Analizde yol gösterici önemli bir unsur ise ülkeler bazında alınan önlemler. En çok vakanın görüldüğü Brezilya’da Başkan Jair Bolsonaro’nun “basit bir grip” olarak gördüğü pandemiye karşı ekonominin işlerliğini öncelediği biliniyor. Bu arada Brezilya’da toplam vaka sayısı da kaybedilen hasta sayısı da son yirmi günde iki kez ikiye katlandı. Sınırların kapatılması, ülkeye giriş çıkışların kısıtlanması gibi bazı önlemler alındıysa da bu önlemlerin yeterli olmadığı aşikâr. Brezilya’nın salgın çerçevesinde en dikkat çekici yönü Devlet Başkanı Bolsonaro ile eyalet valileri arasında önlemler açısından derin görüş ayrılıkları yaşanıyor olması. Ekonomiyi önceleyen Bolsonaro’nun sıkı karantina önlemleri alınmasına karşı olmasına rağmen birçok vali, başkanın görüşlerine itibar etmiyor ve kendi önlemlerini uyguluyor. Hammadde ihracatının önemli bir paya sahip olduğu Brezilya ekonomisinin pandemi ve petrol fiyatlarındaki düşüş nedeniyle 2020 yılında rekor oranda küçülebileceği yine Brezilya Merkez Bankası tarafından ifade ediliyor ve küçülmenin yüzde 4 oranını bulabileceği kaydediliyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) ise küçülmenin yüzde 5’i geçebileceğini ifade ediyor. Bu durum, insani açıdan kabul edilebilir olmamakla beraber, Bolsonaro’nun pandemiden kaynaklanan riskleri neredeyse görmezden gelerek ekonomiyi öncelemeye çalışmasını bir nebze anlaşılır kılıyor.

IMF kaynakları bölgede, 2020 yılında yaşanan olumsuzluklardan en çok etkilenecek iki ekonominin Meksika ve Ekvador olacağını öngörüyor; Kuzey Amerika’nın İspanyolca konuşan dev ülkesinde ekonomik küçülme beklentisi yüzde 6,6, Ekvador’da ise yüzde 6,3 olarak açıklandı. Meksika ve Ekvador düzeyinde olmasa da Brezilya’ya yakın düzeyde bir daralma yaşaması beklenen bir diğer ülke ise Arjantin; IMF’nin öngörüsü, ülke ekonomisinin yüzde 5,7 oranında daralması. Arjantin’in 45 milyar dolara yakını IMF’ye olmak üzere toplam dış borcunun 300 milyar dolar dolayında tahakkuk ettiği ve söz konusu borcun sürdürülebilir şekilde yapılandırılmaya çalışıldığı bizzat anılan ülkenin ekonomi kurmaylarınca ifade ediliyor.

Birçok Latin Amerika ülkesinde etkili olan ekonomik krizin bir diğer bileşeni de yurtdışında çalışanların ülkelerine yolladıkları dövizler. Bu ekonomik katkı unsuru özellikle 129 milyon nüfuslu Meksika’da hissediliyor, zira Meksika yurtdışından gönderilen işçi dövizleri açısından dünyada dördüncü ülke konumunda. Küresel salgın nedeniyle özellikle ABD’de işlerinden olan Latin Amerikalı işçilerin gönderemedikleri yardımlar başta Meksika olmak üzere birçok Latin Amerika ülkesini zora sokacak. Meksika’nın bu kapsamdaki kaybı 30 milyar doları bulabilir.

Böylesi çarpıcı rakamlarla ortaya konmaya çalışılan ekonomik riskin bir diğer önemli unsuru da kayıt dışı ekonomi. Dünya Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre Latin Amerika ülkelerinde kayıt dışı ekonomi kapsamında istihdam edilenlerin sayısı 150 milyon. Diğer bir deyişle bölge ülkelerindeki toplam istihdamın yüzde 50’si kayıt dışı ve bu çalışanların yüzde 90’ı pandemi koşullarından doğrudan etkilenmiş durumda. Dünya çapındaki kayıt dışı çalışanların gelirlerindeki azalma ILO tarafından yüzde 60 olarak açıklanmışken aynı oran Latin Amerika ülkeleri özelinde yüzde 80 olarak hesaplandı. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, Latin Amerika ülkelerinde çalışanların yarısı gelirlerinin yüzde 80’ini son dönemde kaybetti. Bu devasa kaybın, zaten güvenlik sorunları yaşayan Latin Amerika ülkelerinin üstünde olumsuz etki icra etmesi de kuvvetle muhtemel.

Krizin toplumların kendi dinamikleriyle hafifletmesi zor

Toplumsal yapının, dinin ve toplumu geçmişten günümüze şekillendiren unsurların tamamının bu tür kriz zamanlarında belirleyici rol oynayabilecekleri bir gerçek. Ne var ki Latin Amerika ülkelerinin, toplumsal yapılarından dünden bugüne pek çok olumlu öğeyi yitirdiği ve gerek aile bağları gerekse toplumsal huzur açısından geçmiş güzel günleri özlemle andığı yadsınamaz.

Geçmişten gelen örf ve adetlerle İslamî vazifeler çerçevesinde şekillenen toplumsal dayanışmanın -askıda ekmekten, zimem defterine, askıda faturadan, fitre, fidye, zekât ve sadakaya- birçok vesileyle desteklendiği ülkemizdeki bu önemli imkânlardan mahrum olan Latin Amerikalı dost ülkelerin Kovid-19 sürecinde meydana gelen ekonomik ve sosyal krizden nasıl çıkacağı ise meçhul. Nesiller ve toplumsal katmanlar arasında neredeyse hiçbir diyalog ve dayanışmanın bulunmadığı Latin Amerika toplumlarının bu kriz dönemini toplumun kendi dinamikleriyle hafifletmesi zor görünüyor. Sağlık Bakanlığımız ve Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) aracılığıyla bölge ülkelerinin Kovid-19 salgınıyla mücadelesi bağlamında yapılan yardımlar tam da bu çerçevede değerlendirilmeli. Ülkemiz bu zor koşullar altında bile insani dayanışma ve yardımlaşmanın gereğini yerine getirerek, bölge ülkelerinin yaralarını sarmalarına yardımcı oluyor.

Küba ile Venezuela'da insanlık dramı yaşanabilir

Küba ve Venezuela’nın salgın dönemindeki kayıpları ise bambaşka bir çerçeveden değerlendirilmek durumunda. Her iki ülkede de gerek hasta sayıları gerekse kayıplar diğer ülkelere kıyasla oldukça düşük. Ancak her iki ülke de onları çepeçevre kuşatan ambargolarla mücadele ederken yakalandılar Kovid-19 sürecine. Salgının bu iki ülke üzerindeki etkisi sağlık açısından ziyade ekonomik olacak gibi görünüyor. Küba 11 milyon nüfusa sahip ve yılda 4 milyon yabancı turist ağırlıyor. Ülkenin brüt milli hasılasının yüzde 70 oranında hizmet sektörüne dayandığı göz önünde tutulduğunda, ada ülkesi Küba’nın Kovid-19 süreci ve sonrasında yaşayacağı büyük ekonomik deprem hakkında fikir sahibi olunabilir. Kovid-19 salgınının tamamıyla durdurduğu turizm faaliyetleri nedeniyle ülkenin uğradığı ekonomik zararı telafi etmesi imkânsız görünüyor. Ambargo altında ekonominin zar zor işlediği ülkede çarkların tamamıyla durması şaşırtıcı olmayacaktır. Fidel Castro, Soğuk Savaş’ın bittiği dönemde yaşanan derin ekonomik kriz esnasında ülkede yaşam koşullarının neredeyse açlık sınırını zorladığı bir dönemde, “özel dönem (período especial)” adı verilen böylesi bir dönemin bir daha yaşanmayacağını söylemişti. Yakıt, gıda, makine ithalatının ve yatırımların tamamıyla durduğu bu dönemde Küba, Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloğu’ndan tedarik ettiği bu ihtiyaçlarını gideremez hale gelmiş ve özellikle de petrol tedarikinde yaşanan zorluklar 1991-1993 yılları arasında ülkede görülmemiş düzeyde zorluklara yol açmıştı (o dönemde petrolün yüzde 98’i Sovyetler Birliği’nden gelmekteydi). İçinde bulunduğumuz 2020 yılında Küba halkının yeni bir “özel dönem” yaşaması kaçınılmaz görünüyor. Ülke gelirinin en önemli kalemi olan hizmet sektörü neredeyse tamamıyla durmuş durumda ve yurtdışından yollanan akraba dövizlerinde de kayıp yaşanıyor. Ada ülkesine uygulanan ve Birleşmiş Milletler’e (BM) üye ülkelerin neredeyse tamamı tarafından her yıl kaldırılması teklif edilen ambargonun, dünyanın ve Küba’nın karşı karşıya kaldığı ve kalacağı şartlar altında en kısa zamanda kaldırılması önem arz ediyor. Yaşananların bir insanlık dramına dönüşmemesi için ABD’nin bu katı ve tavizsiz “olmazsa olmaz” tavrının değişmesi ve insan hakları göz önünde bulundurularak “ambargosuz da olur”a dönüşmesi gerekiyor.

Venezuela’ya baktığımızda da çok farklı bir tablo görmüyoruz. Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip ülkesi, bugün itibarıyla benzin kuyruklarının uzayıp gittiği, enflasyonun (2019 sonunda) yüzde 19 bin gibi inanılmaz rakamlara ulaştığı ve temel ihtiyaç maddelerinin temininin dahi zaman zaman sorun olabildiği bir görünüm arz ediyor. Petrol fiyatlarının görülmemiş düzeyde düşmesi sonrasında ülke, tarihinin en sıkıntılı dönemlerinden birini yaşıyor. Ülke ekonomisi son beş yıl içinde yüzde 70 oranında küçüldü. 28 milyon nüfuslu ülkeden hayat şartlarının zorlamasıyla iki buçuk milyon kişi ayrıldı ve çoğunluğu diğer Latin Amerika ülkelerinde şanslarını deniyor. Gündelik işlerde kayıt dışı çalışan bu iki buçuk milyon kişi bir yandan bulundukları ülkelerde aç kalmama mücadelesi verirken, diğer taraftan geride kalanlar onlardan gelecek paradan ümidi kesme durumunda kaldı. ABD ambargosu altında hayatta kalma savaşı veren Venezuela ekonomisi tamamen petrole dayalı. Ülke ihracatında petrol ve petrol ürünlerinin ağırlığı yüzde 98 ve uygulanan ambargo nedeniyle Venezuela petrolü sürekli ciddi indirim oranlarıyla satılıyor. Bu şartların üstüne gelen Kovid-19 salgını doğal olarak ülke için ilave ve son derece ağır sıkıntılar getirdi. ABD salgın şartlarında bile ülke üzerindeki baskısını artırıyor; Başkan Nicolas Maduro ve diğer üst düzey yöneticiler hakkında ABD savcılarınca uyuşturucu kaçakçılığı ve teröre destek suçlamalarıyla açılan soruşturmalar mevcut. Bunun da ötesinde ABD donanması Venezuela açıklarında benzer bahanelerle bir abluka uyguluyor. Geçtiğimiz yıl bir parkta kendi kendini başkan ilan eden ve ABD ile birlikte birçok Latin Amerika ve Avrupa ülkesince tanınan Juan Guaido’nun durumu ise hâlâ muallakta, zira Guaido umduğu halk desteğini bulamadı ve yakın destekçilerinden birçoğu adli süreçler işletilerek tutuklandı. ABD destekli sivil darbecinin çevresindeki halka gitgide küçülüyor. Bu ülkeye uygulanan ambargonun da -Küba örneğindeki gibi- özellikle salgın dönemi için kaldırılması hayati önem arz ediyorsa da böyle bir ihtimal ufukta görünmüyor. Her iki ülkenin, adeta bir oksijen çadırında gibi de olsa nefes almasını sağlayan destekler ise Çin ve Rusya Federasyonu’ndan geliyor. Ülkemizin her iki ülke ile yürüttüğü bağımsız ve egemen ikili ilişkiler de gerek devlet düzeyinde gerek halklar düzeyinde karşılık buluyor.

"Varlık vergisi" sesleri

Ekonomik durgunlukla, gelir dağılımındaki bozukluğun ötesinde Kovid-19 süreciyle de karşı karşıya kalan ve kısa vadede tünelin ucunda ışık görülemeyen Latin Amerika ülkelerinin birçoğunda “varlık vergisi” sesleri duyulmaya başlandı. Ülkelerin hemen tamamında muhalefet partileri tarafından önerilen ve birçoğunda teklif düzeyinde kalabilecek olan öneri Arjantin’de daha ciddi bir olasılık, zira “varlık vergisini” önerenler, Başkan Yardımcısı Cristina Fernandez de Kirchner’e yakınlığıyla bilinen milletvekilleri. Teklif uyarınca 3 milyon ABD doları karşılığı varlığı bulunanlardan bir defaya mahsus yüzde 2 oranında vergi alınacak. Varlık oranına göre kademeli olarak artırılması öngörülen vergi oranının 45 milyon dolar ve üzerindeki varlık düzeyinde yüzde 3,5 olarak uygulanması teklif ediliyor. Öneri yasalaştığı taktirde 12 bin kişiyi kapsayacağı değerlendirilen uygulamadan 3 milyar dolar gelir bekleniyor. Neredeyse 70 milyar dolar tutarında dış borcunu kısa vadede yeniden yapılandırmak zorunda olan ülkede 3 milyar dolar tutarındaki varlık vergisinin herhangi bir kıymet-i harbiyesinin olamayacağı aşikâr. Buna karşın, muhtemel uygulamanın siyasi bir faturasının olacağı ise kesin, bu nedenle “varlık vergisi” seçeneğinin en muhtemel olduğu ülke olan Arjantin’de bile uygulanacağı şüpheli.

Dünya Bankası, Latin Amerika için 2020 yılına dair büyüme öngörüsünü yüzde -4,6 olarak açıkladı; öngörülerini yüzde 5 ve üzerinde daralmaya kadar götüren kuruluşlar da var. Bunlardan biri de Birleşmiş Milletlere bağlı Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu (CEPAL/ECLAC). Bu kuruluş, bölgede yüzde 5,3 oranındaki ekonomik daralma beklentisine, ihracatta yüzde 15 oranında azalma ve işsizlik oranında 3 puan artış olabileceği yönünde uyarılar da ekliyor.

Sonuç olarak 2020 yılının Kovid-19 salgını açısından da salgından kaynaklanacak ekonomik sonuçlar açısından da Latin Amerika için çok zor geçeceği aşikâr. Bölgede mevcut toplumsal ve siyasal krizlerin daha da derinleşip sosyal patlamalara neden olmamasının yolu ise hükümetlerin cesur önlemlerle öncelikle en kırılgan tabakaların sorunlarına eğilmelerinden geçiyor; zira Latin Amerika genelinde yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı yüzde 35.

Yorumlar