'Mesele konser değil...'

Geçtiğimiz günlerde BirGün gazetesinde 14.02.2026 tarihli  “ KARIŞMA “  başlığı ile yayımlanan ve bir konser yasağı üzerinden kaleme alınan köşe  yazısı, aslında Türkiye’de süregelen daha büyük bir tartışmanın tipik bir örneğiydi. Yazıda, devletin aldığı idari bir karar “hayat tarzına müdahale” olarak sunulurken; toplumun ahlaki dokusu, çocukların korunması ve kamusal alanın sınırları gibi meseleler bilinçli biçimde görmezden geliniyordu. Bu yaklaşım, özgürlüğü sınırsız bireysel tercih olarak tanımlayan ve toplumsal sorumluluğu neredeyse tamamen yok sayan dar bir ideolojik bakışın ürünüdür. Oysa mesele, basit bir konser tartışmasının çok ötesinde; toplumun değerleri, devletin sorumluluğu ve kültürel geleceğimizle doğrudan ilgilidir.

Mesele konser değil, bir milletin kutsallarını sosyal yapının her bir argümanıyla sanat adı altında bombardıman altına almaktır. Bu ise çok acımasız ve kasıtlı kültürel bir terörizmdir.

Son günlerde bir konser yasağı üzerinden koparılan fırtına, aslında basit bir kültür tartışması değildir. Bu tartışma, çok daha derin bir sorunun yüzeye çıkmış halidir. Farkında olmadan hayra destek vermenin çalışmasını yapmış oldular. Anadolu insanının ve Türk milletinin efendiliğini ve derin köklü sabrını, aymazlık olarak nitelendiren karanlık dünyanın bulanık ifrit nefesi, bu defa da giriştikleri kutsallara saldırı savaşından eli boş çıkmıştır. “ Bu ülke kendi değerleriyle mi yaşayacak, yoksa küresel kültür endüstrisinin dayattığı yozlaşmış hayat tarzlarına mı teslim olacaktır” tartışmasının ucunu fitillenmiş oldular ?

Bugün “özgürlük” adı altında savunulan pek çok şey, aslında toplumun ahlaki dokusunu aşındıran, aileyi zayıflatan ve genç kuşakları köksüzleştiren bir kültürel mühendisliğin parçasıdır. Bu gerçek artık inkâr ve göz ardı edilemez bir noktaya gelmiştir.

Devlet sadece güvenliği değil, ahlâkı da korumak zorundadır. Bugün dünyanın birçok yerinde güvenliği güçlü ama ahlakı çökmüş toplumlar görüyoruz.  Sokaklar düzenli binalar yüksek teknolojiler gelişmiş..  Ama aile dağılmış, gençlik umutsuz, insanlık onur'u pazara düşmüş. İşte bu yüzden diyoruz ki;  güvenliği koruyan ama ahlakı göz ardı ederek,  korumayan devlet aslında milletini korumuyor demektir.

Devleti, yalnızca yol yapan, vergi toplayan ve güvenlik sağlayan teknik bir mekanizma gibi görmek, modern çağın en büyük yanılsamalarından biridir. Devlet,  aynı zamanda toplumun ahlaki düzeninden, kültürel sürekliliğinden ve nesillerin sağlıklı yetişmesinden sorumludur. Devletin görevi sadece suç işledikten sonra müdahale etmek değildir. Devlet suçu doğrudan şartları ortadan kaldırmak zorundadır. Uyuşturucunun, fuhuşun, şiddetin, yozlaşmanın normalleştiği bir toplumda ne kadar polis koyarsanız koyun huzuru sağlayamazsınız. Bizim anlayışımıza göre devlet, milletinin namusunu, aile yapısını, çocuklarının geleceğini ve toplumsal değerlerini korumakla yükümlüdür.

Çünkü ahlak çökerse, hukuk işlemez.  Aile çökerse, toplum ayakta kalamaz.  Vicdan susarsa, adalet sağırlaşır.  Bugün bazıları devleti sadece ekonomik bir mekanizma, sadece güvenlik üreten bir aygıt gibi görmek istiyor. “ Devlet karışmasın, devlet sadece güvenliği sağlasın “ diyorlar.  Peki soruyorum; ahlak çökerse güvenliği nasıl sağlayacaksınız? Aile dağılırsa toplumu nasıl ayakta tutacaksınız?  Gençlik yozlaşırsa yarını kime emanet edeceksiniz? Devlet, milletin karakteridir.  Devlet, milletin aynasıdır. Eğer devlet ahlâki sorumluluğunu terk ederse,  toplum başıboş kalır ve başıboş kalan toplum,  önce kimliğini sonra geleceğini kaybeder.

Hiçbir devlet, kendi toplumunun değerlerini açıkça hedef alan faaliyetlere “bireysel tercih” diyerek kayıtsız kalmaz. Nitekim Rusya, Polonya ve İtalya gibi ülkelerin benzer içeriklere karşı aldığı tedbirler ortadadır. Bu durum, meselenin bir “yasakçılık” değil, bir “kültürel savunma refleksi” olduğunu açıkça göstermektedir.

Kamusal alanlarımız teşhir alanı değildir. Yetişkin bireylerin özel hayatları kendilerini ilgilendirir. Ancak bu tercihler kamusal alana taşınıp teşhir edildiğinde, artık sadece bireysel bir mesele olmaktan çıkar. Sokakta, sahnede veya kamusal etkinliklerde sergilenen davranışlar, toplumun tüm kesimlerini etkiler.

En büyük mağdur ise çocuklar ve 18 yaş altı gençlerdir. Onların ahlaki ölçüler içerisinde büyüme hakkı, yetişkinlerin sınırsız eğlence ve ifade özgürlüğünden daha az değerli değildir. Bir toplum, kendi çocuklarının ruh sağlığını koruyamıyorsa, hangi özgürlükten söz edebilir ki o toplumda?

Bugün “sanat” adı altında sahneye konan bazı performansların, açık bir kültürel provokasyon ve değer aşındırma faaliyeti olduğu ortadadır. Bunu anlayamamak için derin bir hipnotik uykuda olmak gerekir.  Bu durum yalnızca estetik bir tercih değil, toplumsal yapıyı hedef alan ideolojik bir müdahaledir.

Kültürel terörizmin yeni bir yüzü ile karşı karşıyayız. Günümüzde savaşlar sadece silahla yapılmıyor. Kültür üzerinden yürütülen yumuşak güç operasyonları, toplumların direncini kırmanın en etkili yolu haline gelmiştir. Vakit ayık olma vaktidir...

Yurt dışından fonlanan medya içerikleri, diziler ve müzik organizasyonları üzerinden aile yapısını zayıflatan, ahlaki sınırları ortadan kaldıran ve kimliksiz bir nesil yetiştirmeyi hedefleyen bir kültürel akışla karşı karşıyayız. Bu durum, klasik anlamda bir propaganda değil; uzun vadeli bir kültürel çözülme stratejisidir.

Bu nedenle bazı müzik ve sahne gruplarının faaliyetleri, basit bir konser organizasyonu olarak görülemez. Bunlar çoğu zaman, yerel kültürel dokuyu zayıflatmayı hedefleyen bir kültürel terörizmin araçları haline gelmektedir.

“ Özgürlük “ maskesi altında dayatılan yozlaşma sloganları, dün olduğu gibi bugün de “özgürlük “ söylemini, çoğu zaman toplumun değerlerine karşı yürütülen kültürel saldırıların kalkanı olarak kullanılmaktadır. Oysa özgürlük, toplumun temel yapısını çökertecek bir sınırsızlık anlamına gelmez.

Bir toplum, ortak ahlaki zeminini kaybettiği anda, özgürlük de anlamını yitirir. Çünkü özgürlük, ancak sağlam bir toplumsal yapı üzerinde yaşayabilir. Aile çökerse, değerler silinirse, nesiller kimliksizleşirse; ortada korunacak bir özgürlük de kalmaz.

Bu nedenle devletin, toplumun ahlaki dokusunu hedef alan faaliyetlere karşı tedbir alması, otoriterlik değil; tarihsel ve toplumsal bir sorumluluğun gereğidir.

Mesele bir konser değildir. Mesele, bu ülkenin hangi değerler üzerine ayakta kalacağıdır. Ya kendi kültürel ve ahlaki köklerimize sahip çıkacağız ya da küresel kültür endüstrisinin taşeronluğunu yapan akımların bizi dönüştürmesine seyirci kalacağız.

Bu tercih, sadece bugünün değil; gelecek nesillerin kaderini belirleyecek bir tercihtir.

Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU