GÖLGESİNDE DURUP ONA İHANET EDEMEZSİNİZ!

 

Bazı yaralar vardır, düşmanın değil, dost bildiğinin açtığı…

İnsanın bazen kızgınlığından söyleyecek söz bulamadığı zamanlar olur. Bir tarafta yıllarını, ömrünü, gecesini gündüzüne katarak ülkesinin meselelerine adamış bir lider, diğer tarafta onunla aynı yolu yürüdüğünü söyleyip kendisine teslim edilen makamların ağırlığı altında kalanlar.

Bazılarının nasıl değiştiğini, nereden gelip nereye savrulduğunu hayretler içerisinde izliyoruz.

Siz, Anadolu’da “elinde Kur'an, dilinde dua” diye karşılanan Erdoğan'ın yol arkadaşı olamazsınız böyle! 

Siz, onun yıllarca milletle kurduğu gönül bağının arkasına sığınıp kendi dünyanızın zenginliğini inşa edemezsiniz böyle!

Siz, bir liderin yanında durup onun size emanet ettiği makamı kişisel ikbalinizin merdivenine dönüştüremezsiniz böyle!

Hele hele o milletin alın terinin, sofrasının, ekmeğinin konuşulduğu yerde, hakkınızda ortaya atılan akıl almaz menfaat iddialarını üç beş cümleyle geçiştirip hiçbir şey olmamış gibi yolunuza devam edemezsiniz böyle!

Bir düşünün...

Anadolu'nun ücra bir köyünde, sabahın ayazında tarlasına giden çiftçi, akşam evine döndüğünde geçim derdini anlatıyor. Bir ana, evladının önüne koyacağı yemeğin hesabını yapıyor. Bir emekli, tek bir katıkla öğününü geçiştiriyor. Zorlanıyorlar, dertleniyorlar, bazen kırılıyorlar ama yine de güvendikleri insandan söz ederken başka bir hassasiyetle konuşuyorlar.

Siz, o insanların güvenini kendi menfaatiniz için yıkamazsınız böyle!

Bir seçimden diğerine cebinizde taşıyacağınız bir anahtar mı? İstediğiniz zaman açacağınız bir makam kapısı mı? Yoksa size sunulmuş, sonu gelmeyen bir ayrıcalık mı elinizde olanlar…

İşçi evine bir kilo et götürebilmenin hesabını yaparken sizin yatlarda, katlarda, yat kulüplerinde verdiğiniz görüntülerin nasıl bir vicdan yarası açtığını hiç düşündünüz mü?

Millet tasarruf diye sofradan eksiltirken, sizin gösterişinizin hangi insanın yüreğine dokunduğunu hiç merak ettiniz mi?

Mesele yalnızca pahalı bir saat, gösterişli bir sofra, lüks bir hayat değildir. Mesele, temsil ettiğiniz insanlarla aranıza koyduğunuz mesafedir.

Ve bugün, bir de paranın, fonların, kazancın, siyasi sorumluluğun birbirine karıştığı iddialarla karşı karşıyayız.

İnsan soruyor,

Bu kadar makam, bu kadar itibar, bu kadar imkân yetmedi mi? Daha neyin peşindesiniz? Size duyulan güvenin üzerine bir servet daha koyunca ne kazanmış oluyorsunuz? Bu doyumsuzluğunuz niye!

Ancak kimse de kendisine duyulan siyasi güveni hesap vermekten kaçınmanın gerekçesi yapmamalı.

 

Bir de Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'a bakıyorum.

Yıllardır bu ülkenin meseleleriyle uğraşan, bir gün uluslararası bir zirvede, ertesi gün dünyanın başka bir meselesinin ortasında bulunan bir Cumhurbaşkanı. Derdi millet, derdi ümmet olan bir Cumhurbaşkanı…

Gazze'de hayatını kaybeden çocukları dünya gündemine taşıyan, uluslararası kürsülerde Filistin'i anlatan, savaşın ortasında diplomasi kapılarının açık kalması için çalışan bir Cumhurbaşkanı…

Dünyanın bir tarafında savaş, başka bir tarafında açlık, hemen yanı başımızda ateş çemberine dönmüş bir coğrafya varken ... Cumhurbaşkanım bütün bunlarla meşgulken siz karanlık odalarda kendi menfaatinizi bu şekilde inşa edemezsiniz, Allah sorar!

İşte bizim içimizi acıtan da burası.

Bir insan düşünün; sırtında bir ülkenin sorumluluğu, önünde dünyanın meseleleri, ardında milyonlarca insanın beklentisi...

Bir de dönüp bakıyor ki yıllarca birlikte yürüdüğü, aynı sofrayı paylaştığı, kardeşim dediği, yol arkadaşım diye gördüğü insanların açtığı yaralar… 

İşte tam da bu yüzden “kalabalıklar içinde yalnızım” dememiş miydi bir zamanlar…

Siyaseten ayrı yollara gitmek başka, kendisine teslim edilen emaneti kişisel menfaatle tartışılır hâle getirmek başka.

Asıl ağır olan, yanında durduğunu söyleyenlerin ardından açıklama yapmak zorunda kalmasıdır.

Ben bugün Erdoğan'ın yalnızlığı üzerine düşünürken tam da bunu kastediyorum.

Bir liderin yalnızlığı, etrafında insan bulunmaması değildir. Etrafında binlerce insan varken, her birinin kendisine teslim edilen emanete aynı hassasiyetle sahip çıkıp çıkmayacağını bilememesidir.

Siz onun yanında fotoğraf verirken başka, milletin karşısına çıktığınızda başka, kapalı kapılar ardında başka insanlar olamazsınız!

Siz onun adını kendinize itibar, onun siyasi mücadelesini kendinize makam, milyonların güvenini de şahsi hesabınıza teminat yapamazsınız.

O liderin yanında yıllarca hiçbir karşılık beklemeden durmuş insanları düşünün. Mahalle mahalle, köy köy dolaşmış, kendi imkânlarıyla çalışmış, gecenin bir yarısı seçim sandığının başında beklemiş, evinin rızkından ayırıp siyasi mücadelesine katkı sunmuş insanları...

Bu yaptıklarınızla onlara ihanet ediyorsunuz, ihanet edemezsiniz!

Bugün yaşananlardan en fazla incinenler arasında işte onlar var.

Çünkü bir insanın inandığı düşünceyi savunması başka, hiç tanımadığı birinin yaptığını açıklamak zorunda bırakılması bambaşka.

Birileri makamların nimetini yaşarken başka insanların onların arkasından mahcubiyet toplaması kabul edilebilir mi?

Peki ya o köydeki yaşlı adam?

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan televizyonda konuşurken gözlüğünü takıp ekranın karşısına geçen, kendine göre duasını eden, ülkesinin geleceğine dair bir şeyler duymak isteyen o adamın gönlünü kim onaracak?

Bir insanın güvenini kazanmak yıllar alır. Kaybettirmek bazen tek bir fotoğrafa, tek bir açıklamaya, tek bir menfaat iddiasına bakar.

Ve unutmayın, vefa yalnızca bir insanın yanında durmak değildir. Onun size duyduğu güvene layık olabilmektir. Yanlış yaptığınızda bunu kabul edebilmek, hesabını verebilmek, başkalarının emeğinin arkasına saklanmamaktır.

Ben bir köşe yazarı olarak bu yaşananlara bakınca artık yalnızca siyasi bir tartışma görmüyorum.

Milletin güveniyle makamların ihtişamı arasında unutulmuş bir emaneti görüyorum.

Bir yanda dünyanın meseleleriyle uğraşan bir Cumhurbaşkanı, diğer yanda yıllarca kendisine verilen siyasi sorumluluğun anlamını yeterince kavrayamamış insanlar görüyorum...

Ne acı bir tezat!

Bir zamanlar aynı yolda yürümüş insanların fotoğraflarına bakıyorum. Kalabalıklar, gülümseyen yüzler, omuz omuza verilmiş görüntüler...

Sonra kendi kendime soruyorum:

O fotoğraflardaki herkes gerçekten aynı yöne mi bakıyordu?

Herkesin derdi aynı mıydı?

Yoksa kimileri milletin geleceğini konuşurken kimileri kendi geleceğinin hesabını mı yapıyordu?

Bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var.

Makamlar gelip geçer. Servetler el değiştirir. Bugün bir insanın önünde açılan kapılar yarın kapanır. Ne gösterişli sofralar kalır ne de o sofraların etrafında dolaşan kalabalıklar.

Geriye insanın adı ve o adın milletin hafızasında bıraktığı iz kalır.

O yüzden, size teslim edilen makamı bir ayrıcalık değil, emanet bilin.

Bir insanın siyasi mücadelesine yakın olmayı, her şeyin üzerinizin örtüleceği bir dokunulmazlık zannetmeyin.

Ve hepsinden önemlisi...

Bu milletin duasını almış bir insanın gölgesinde kendinize ikbal ararken, o duanın sahiplerinin ahını almayın.

Çünkü bir lideri en çok yoran şey, karşısındaki düşmanları değil, yanında yürüdüğünü sandığı insanların geride bıraktığı yüklerdir.

Bir gün herkes kendi yoluna gider. Ama emanete sahip çıkmayanların bıraktığı mahcubiyet, o yolda hiçbir menfaat beklemeden yürüyen insanların omuzlarında kalır.