YENİ DÜNYANIN EFENDİLERİ, ESKİ DÜNYANIN ZULMÜ
Osman Doğan
Dünya yeni bir efendi arıyor gibi. Bir zamanlar tartışmasız biçimde Washington’dan esen rüzgârın yönü bugün Pekin’e doğru dönüyor. Çin’in teknolojide, üretimde, yapay zekâda, elektrikli otomobilde, bataryada, uzay programlarında ve küresel ticarette ulaştığı seviye anlatılıyor; “Yeni dünyanın oyun kurucusu Çin olacak” deniliyor. Olabilir. Tarih boyunca güç merkezleri değişti, bundan sonra da değişecek. Fakat benim zihnimi kurcalayan başka bir soru var: Dünyanın patronu değiştiğinde dünyanın vicdanı da mı değişmek zorunda? Dün Amerika güçlü diye onun karanlık taraflarını görmezden gelmek ne kadar yanlışsa bugün Çin güçleniyor diye Doğu Türkistan’da yaşananları konuşmamak da o kadar yanlış değil mi? Yoksa insan hakları dediğimiz şey de borsaya mı bağlı; ekonomisi büyüyenin suçu küçülüyor, ordusu güçlenenin zulmü görünmez mi oluyor?
Amerika’nın bugün içine düştüğü tartışmaya bakın. Jeffrey Epstein dosyası, yıllardır kendisini dünyaya demokrasi, özgürlük ve ahlak düzeninin merkezi olarak sunan bir ülkenin göbeğinde açılmış korkunç bir pencere. Reşit olmayan kızların istismarı, para karşılığı kurulan ilişkiler, nüfuzlu çevrelerle temaslar, yıllara yayılan bir cinsel sömürü ağı… Bunlar artık söylenti değil. Amerikan adli makamlarının kendi dosyalarında olan, mahkeme süreçlerine konu olmuş meseleler. Bunun etrafında yıllar içerisinde çok daha korkunç iddialar da dolaştı. Gizli ritüellerden çocuklara yönelik akıl almaz sapkınlıklara, hatta internette “çocukların yenildiği” iddiasına kadar insanın midesini kaldıran içerikler üretildi. Bunların tamamını gerçekmiş gibi yazmak elbette mümkün değil; önemli bir kısmı kanıtlanmış değil. Fakat insan şunu da söylemeden geçemiyor: Kanıtlanmış olanlar bile yeterince korkunçken, dünyanın en zengin ve en nüfuzlu çevrelerinin etrafında böyle bir karanlığın yıllarca yaşayabilmiş olması başlı başına bir medeniyet sorgulamasıdır. Para, teknoloji, üniversiteler, gökdelenler, uzay programları, özgürlük nutukları… Hiçbiri insanın içindeki karanlığı kendi başına tedavi etmiyor.
Tam da bu Amerika’ya bakıp “Batı çöktü, yeni dünya Çin’in dünyası olacak” deniliyor. Belki olacak. Fakat bu kez de başka bir tehlikeyle karşı karşıyayız: Amerika’nın günahlarını Çin’in günahlarına kefaret saymak. Washington’ın ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarınca Pekin’in yaptıkları ortadan kalkmıyor. Epstein dosyasını masaya koyunca Doğu Türkistan dosyası kapanmıyor. Bir kötülüğü başka bir kötülükle aklayamayız. Hele Çin’in ekonomik mucizesini, teknolojik hamlelerini ve Amerika’ya meydan okuyan yeni gücünü anlatırken Uygurların yaşadıklarını küçük bir dipnot hâline getirmek, bana kalırsa çağımızın en büyük ahlaki tuzaklarından biri.
Nefise Oğuz’u bunun için önemsiyorum ama mesele Nefise Oğuz’dan ibaret değil. Nefise yalnızca o kapıyı aralayan insanlardan biri. Çocukluğunda ev baskınlarını, korkuyu, saklanan kitapları, yıllarca haber alınamayan amcasını anlatıyor. Fakat araladığınız kapının arkasında çok daha büyük bir sistem çıkıyor. “Kardeş Aile” denilen uygulama mesela… Ne kadar sıcak bir isim değil mi? Kardeşlik. Aile. İki kelimeyi yan yana koyunca insanın içini ısıtması gerekir. Oysa anlatılan ve belgelenen uygulama bambaşka: Devlet görevlileri Uygur ailelerle eşleştiriliyor, evlere gidiyor, kimi zaman günlerce kalıyor, ailelerin günlük hayatını, dinî davranışlarını, yakınlarını, konuşmalarını gözlemliyor. Erkek görevlilerin yalnız kadınların ve çocukların bulunduğu evlere gönderildiğine ilişkin kayıtlar da var. İnsan hakları örgütleri bunun kadınları ve kız çocuklarını istismara açık hâle getiren son derece eşitsiz bir güç ilişkisi oluşturduğuna dikkat çekiyor.
Sonra o görüntü çıkıyor karşınıza. Yaşlı bir Uygur kadının yüzü… Yanındaki Çinli adam kadının çenesine dokunuyor. Görüntüyü paylaşanların aktardığı tercümeye göre kadına, “Beni gördüğünde gülmelisin” diyor. O cümlenin tercümesini bağımsız biçimde doğrulamak ayrı mesele; fakat insan o görüntüye baktığında zaten başka bir şey düşünüyor: Bir devlet insanın evine girdikten sonra sıra yüzündeki ifadeye mi geliyor? Kiminle yaşayacağına, kimi evine alacağına, neye inanacağına, ne okuyacağına, hangi dilde konuşacağına, nihayet ne zaman güleceğine kadar uzanan bir iktidar anlayışı varsa, orada teknoloji tartışmasının ötesinde bir insanlık meselesi vardır.
Üstelik konu birkaç sosyal medya videosundan da ibaret değil. Yıllardır kamplardan çıktığını söyleyen kadınların ifadeleri var. Tecavüz, cinsel saldırı, aşağılanma ve zorlayıcı doğum kontrol uygulamalarına ilişkin anlatımlar var. Birleşmiş Milletler raporlarına kadar girmiş iddialar var. Zorla veya baskıyla kısırlaştırma, spiral takılması, doğumların sınırlandırılması konusunda ciddi bulgular ve tartışmalar var. Ailelerinden koparılan çocuklara, yatılı kurumlara gönderilen küçüklere, dinî ve kültürel hayatın daraltılmasına, camilere, dillere, geleneklere yönelik müdahalelere ilişkin yıllardır toplanan bilgiler var. Çin bunları reddediyor; uygulamalarının terörizm, ayrılıkçılık ve aşırıcılıkla mücadele kapsamında olduğunu, Batı’nın meseleyi Çin’i zayıflatmak amacıyla kullandığını söylüyor. Onun cevabını da yazalım. Fakat bir devletin “Ben yapmadım” demesi, gazetecinin “Tamam o zaman” deyip defteri kapatması için yeterli değildir.
Asıl ürpertici olan belki de Çin’in teknoloji gücüyle bütün bunların aynı cümlede buluşması. Çünkü biz teknolojiyi hâlâ masum bir ilerleme hikâyesi gibi anlatıyoruz. Yapay zekâ, yüz tanıma, büyük veri, DNA veri tabanları, telefon takibi, kameralar… Bütün bunlar doğru ellerde suçluyu bulabilir, hayat kurtarabilir, şehirleri daha güvenli hâle getirebilir. Yanlış ellerde ise insanı kendi hayatının içinde mahkûma çevirebilir. Uygur bölgesi üzerine yapılan araştırmalar tam da bunu gösteriyor: İnsanların seyahatlerinden telefonlarına, yüzlerinden sosyal ilişkilerine kadar uzanan son derece geniş bir gözetim mekanizmasından söz ediliyor. İşte bu yüzden “Çin teknolojide Amerika’yı geçiyor” cümlesi beni tek başına heyecanlandırmıyor. Ben ikinci soruyu soruyorum: O teknoloji insan için mi çalışıyor, insanın üzerinde mi?
Belki çağımızın en büyük yanılgısı burada. Biz medeniyeti hâlâ üretim rakamlarıyla ölçüyoruz. Çok otomobil yapan medeni, hızlı tren yapan medeni, gökdelen diken medeni, uzaya araç gönderen medeni… Hayır. Bunlar kalkınmanın göstergesidir, medeniyetin değil. Medeniyet biraz da gücünüz varken ne yapmadığınızdır. Elinizde bütün imkân varken bir insanın kapısını gece yarısı kırmıyorsanız, bir kadının mahremiyetine girmiyorsanız, bir çocuğu anne babasından koparmıyorsanız, başka bir inancı veya kimliği tehlike sayıp insanları tek tipe zorlamıyorsanız medeniyetten söz etmeye başlarsınız. Yoksa güçlü bir devlet olursunuz, zengin bir devlet olursunuz, teknolojik bir devlet olursunuz; ama bunların hiçbiri size ahlaki üstünlük sağlamaz.
Amerika’nın trajedisi başka, Çin’in trajedisi başka. Amerika’da paranın, şöhretin ve nüfuzun etrafında çürümüş ilişkiler ağının nasıl büyüyebildiğini Epstein dosyasıyla gördük. Yıllar boyunca bunun etrafında öylesine korkunç iddialar dolaştı ki insanlığın ne kadar karanlık noktalara inebileceğini düşündürdü. Çin’de ise başka bir güç modeliyle karşı karşıyayız; bireyin önüne devleti, mahremiyetin önüne denetimi, farklılığın önüne uyumu koyan devasa bir mekanizma. Bir tarafta gücünü kaybetmek istemeyen eski düzen, diğer tarafta gücü ele geçirmek isteyen yeni düzen. Ben neden bunlardan birinin propaganda memuru olmak zorundayım?
İşte benim itirazım buna. Türkiye’de de dünyada da insanlar sanki mutlaka bir kamp seçmek zorundaymış gibi konuşuyor. Amerika’yı eleştiriyorsanız Çin’i sevmelisiniz. Çin’i eleştiriyorsanız Amerikan tarafındasınızdır. Gazze’yi konuşursanız başka bir kutuya, Doğu Türkistan’ı konuşursanız başka bir kutuya konuluyorsunuz. Ben böyle bir vicdanı kabul etmiyorum. Gazze’de bir çocuğun gözyaşı neyse Kaşgar’daki çocuğun gözyaşı da odur. Filistinli annenin evladına sarılması ne kadar kutsalsa Uygur annenin evladına sarılması da o kadar kutsaldır. Zulüm yapanın bayrağı değişince zulmün tarifi değişmez.
Devletler elbette siyaset yapacak. Türkiye Çin’le ticaret yapacak, Amerika’yla konuşacak, Rusya’yla ilişki kuracak, Avrupa’yla pazarlık edecek. Ülke yönetmek romantik sloganlarla olmaz. Bunu biliyoruz. Fakat devletlerin çıkarı olması, insanların vicdanının da dış politika bakanlığına bağlanması anlamına gelmez. Siyasetçinin sustuğu yerde gazeteci sorar. Diplomatın söyleyemediği yerde yazar yazar. Ticaret heyetinin gündemine alamadığı meseleyi toplum gündemine alır. Kalemin varlık sebebi biraz da budur zaten. Güçsüzün yanlışını manşetten verip güçlünün zulmünü ticari ilişkiler zarar görmesin diye küçük görmek gazetecilik değil, güç sahiplerinin sekreterliğidir.
Çıkar ve menfaat uğruna susanlar buna “reel politika” diyebilir. Güçlü devletlere dokunmamayı “denge siyaseti” diye pazarlayabilir. Çin dünyanın yeni teknoloji merkezi olduğu için Doğu Türkistan’ı unutmayı akıllılık, Amerika dünyanın eski süper gücü olduğu için onun içindeki çürümüşlüğü görmezden gelmeyi strateji sayabilirler. Bence asıl mesele çok daha basit: Bir insanın onurunu hangi ekonomik büyüklüğe satacağız?
Nefise Oğuz’un anlattıkları bu yüzden yalnızca bir Uygur Türkünün hikâyesi değil. Evine gönderilen bir yabancının karşısında gülmek zorunda bırakıldığı söylenen o yaşlı kadının yüzü de yalnız Doğu Türkistan’ın yüzü değil. O yüz, güçlülerin karşısında susmayı öğrenmiş bütün dünyanın aynası.
Dünya ister Amerikan yüzyılını kapatsın ister Çin yüzyılını açsın. İster doların yerini başka para alsın, ister yapay zekânın merkezi Silikon Vadisi’nden Şenzen’e taşınsın. Benim için medeniyetin ölçüsü değişmeyecek.
Çünkü efendinin değişmesi özgürlük değildir.
Washington gider, Pekin gelir; ama insan yine korkarak yaşıyorsa yeni dünya kurulmuş olmaz. Sadece gardiyan değişmiş olur.