Çukurdan Çerçeve Yasaya
.
Devlet Hafızası Unutmaz…
Türkiye bugün yalnızca yeni bir kanunu değil, yaklaşık yarım asırlık bir meselenin belki de son cümlesini konuşuyor. Böyle zamanlarda insanın heyecana kapılıp yalnızca geleceğe bakması kolaydır. Fakat devletler insanlar gibi yaşamaz. İnsan bazen unutabilir, devlet unutamaz. İnsan iyi niyet gösterebilir, devlet iyi niyetini tedbirle tamamlamak zorundadır. Çünkü bu ülke, iyi niyetle açılan kapıların kötü niyetliler tarafından nasıl kullanılabildiğini yaşayarak öğrendi.
Bunun için bugün “Terörsüz Türkiye” hedefini ve onun hukuki zeminini oluşturan Çerçeve Yasa’yı konuşurken, hafızamızı birkaç yıl geriye götürmemiz gerekiyor.
Cizre’yi, Sur’u, Nusaybin’i, Silopi’yi hatırlamak gerekiyor.
Sokakların ortasına kazılan hendekleri, evlerin arasına yerleştirilen patlayıcıları, yolların barikatlarla kesildiği günleri, kendi mahallesinde kendi evine ulaşamayan insanları hatırlamak gerekiyor. Daha önemlisi; o sokaklardan tabutlara sarılı Türk bayraklarıyla memleketlerine uğurlanan evlatlarımızı hatırlamak gerekiyor.
2015 Temmuz’undan sonraki terör saldırılarında yüzlerce güvenlik görevlimizi ve vatandaşımızı kaybettik. İçişleri Bakanlığının Ocak 2017’de açıkladığı rakamlara göre 859 güvenlik görevlisi şehit olmuş, 335 vatandaş hayatını kaybetmişti.
Bu rakamları bugün bir yarayı yeniden kanatmak için hatırlatmıyorum. Tam tersine, aynı yarayı bir daha açtırmamak için hatırlatıyorum.
Çünkü barış istemek başka bir şeydir, geçmişi unutmak başka.
Kardeşlik istemek başka bir şeydir, devlet hafızasını silmek başka.
Silahların susmasını istemek başka bir şeydir, silahların yeniden konuşamayacağı bir düzen kurmak bambaşka.
İşte bugün üzerinde durmamız gereken yer tam da burası.
Önce, “Neden böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyuldu?”, “Ne değişiyor?”, “Bu bir taviz mi?”, “Şehit ailelerinin hassasiyeti ne olacak?” “Teröristlere imtiyaz tanındı” diyerek veryansın edenleri konuşalım.
Bu konuda kızgın olanları da, endişe duyanları da anlıyorum. Çünkü Türkiye bu meselede çok ağır bedeller ödedi. Dolayısıyla insanların ‘Acaba taviz mi veriliyor?’ diye sorması son derece doğal.
Ama gelin meseleyi biraz daha soğukkanlı değerlendirelim.
Meclis’ten geçen düzenleme, ‘Türkiye terörle mücadeleden vazgeçiyor’ anlamına gelmiyor. Tam tersine, terörün sona erdirilmesi ve silah bırakan yapıların tasfiye sürecinin nasıl yürütüleceğine dair hukuki bir çerçeve oluşturuluyor.
Burada çok önemli bir ayrım var:
Terörsüz Türkiye demek, terörün taleplerine teslim olmak değildir. Terörsüz Türkiye demek, terörü Türkiye’nin gündeminden çıkarmaktır.
Peki bunu neden istiyoruz?
Çünkü 40 yılı aşkın süredir terör Türkiye’ye can kaybettirdi, ekonomik kayıp yaşattı, toplumsal yaralar açtı. Binlerce aile evladını kaybetti.
Şimdi bize düşen sadece geçmişin acısını konuşmak mı?
Yoksa aynı acıların bir daha yaşanmaması için bir gelecek inşa etmek mi?
Elbette bugünleri borçlu olduğumuz şehitlerimizi unutmayacağız.
Ama şehitlerimizin hatırasına sahip çıkmanın en anlamlı yollarından biri de gelecek nesillere, yeni şehitlerin verilmediği bir Türkiye bırakmaktır.
Üstelik burada devletin temel güvencesi hukuk ve devlet otoritesidir.
Silah bırakılacak.
Terör sona erecek.
Örgütsel yapı tasfiye edilecek.
Ve süreç Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumları ve hukuk düzeni içerisinde yürütülecek.
Bu sebeple meseleyi ‘kim kazandı, kim kaybetti’ üzerinden okumak yerine başka bir soru sormalıyız:
Türkiye ne kazanacak?
Terörün olmadığı bir Türkiye…
Daha güvenli bir ülke…
Daha güçlü bir ekonomi…
Daha fazla yatırım…
Gençlerimizin terörün değil, eğitimin ve üretimin içinde olduğu bir gelecek…
Ve en önemlisi, devletimizin enerjisini kendi içindeki terör sorununa değil, Türkiye’yi dünyanın daha güçlü ülkelerinden biri yapmaya harcadığı bir dönem…
Ben bu yüzden bu sürecin sonucuna bakıyorum.
Eğer sonuç gerçekten terörün bitmesi ve Türkiye’nin güçlenmesi olacaksa, buna siyasi olarak bakmak değil, Türkiye’nin kazanımı olarak değerlendirmek gerekir.
Kızgın olabilirsiniz.
Endişeli olabilirsiniz.
Hatta geçmişte yaşananlardan dolayı temkinli olmanız da çok anlaşılır.
Ama belki de bugün yapmamız gereken şey, birbirimizi suçlamak değil; sürecin Türkiye’nin lehine sonuçlanıp sonuçlanmadığını dikkatle takip etmektir.
Çünkü mesele birilerinin kazanması değil.
Mesele Türkiye’nin kazanması.
10 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’u kabul etti. Kamuoyunun daha çok “Çerçeve Yasa” olarak bildiği bu düzenlemenin değerini yalnızca maddelerinde değil, maddelerin arkasındaki devlet tecrübesinde aramak gerekiyor. Çünkü bu defa mesele, “silah bıraktığını söyleyen” bir yapıya inanmak üzerine kurulmuyor. Örgütün fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolündeki silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi, bu tespitin Millî Güvenlik Kurulu tarafından teyit edilmesi ve hukuki sürecin bundan sonra işletilmesi öngörülüyor.
İyi niyet hukuk değildir. Temenni, güvenlik politikası değildir. Barış ise ancak kendisini koruyacak kurumları varsa kalıcıdır.
Geçmişte yaşananlardan çıkarılması gereken ders de tam olarak budur.
Türkiye terörle mücadelede çok ağır bir bedel ödedi. Bu ülkenin dağlarında asker, sokaklarında polis, köylerinde korucu can verdi. Anneler evlatlarını, çocuklar babalarını bekledi. Nice evin kapısına ateş düştü. Dolayısıyla bugün kurulacak hiçbir cümle şehitlerin hatırasını paranteze alamaz. Zaten Terörsüz Türkiye hedefinin ahlaki meşruiyeti de burada başlıyor: Bir tek annenin daha kapısına şehadet haberi gitmemesi.
Bunun şehitlerimizin mücadelesini değersizleştirdiğini düşünenlere ise katılmıyorum.
Tam tersine…
Bir terör örgütünün silah bırakmak zorunda kalması, yıllarca verilen mücadelenin boşa gittiğinin değil, o mücadelenin sonuç verdiğinin işaretidir.
Devlet silah bırakmıyor.
Mehmetçik mevziisinden çekilmiyor.
Türkiye egemenlik hakkından vazgeçmiyor.
Silah bırakması istenen terör örgütüdür.
Feshedilmesi beklenen terör örgütüdür.
Kendisine alan bırakılmayan terör örgütüdür.
Bu ayrımı doğru kuramadığımız takdirde hem şehitlerimize haksızlık ederiz hem de bugünkü devlet siyasetini yanlış okuruz.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllardır sürdürdüğü terörle mücadele politikasını da bu çerçevede okumak gerekir. Türkiye bir taraftan sınırları içinde terör örgütünün hareket kabiliyetini büyük ölçüde ortadan kaldırırken, diğer taraftan sınır ötesinde terörün kaynağına yönelen yeni bir güvenlik doktrini geliştirdi. Şimdi gelinen noktada mesele, sahada elde edilen üstünlüğü siyasetin ve hukukun kalıcı kazanımına dönüştürmektir.
Sayın Devlet Bahçeli’nin başlattığı siyasi çağrının ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ortaya koyduğu Terörsüz Türkiye iradesinin tarihî tarafı da bence buradadır. Mesele bir örgütle pazarlık etmek değil, Türkiye’nin geleceğinden terör başlığını çıkarmaktır.
Fakat tam burada, bu süreci gönülden destekleyen biri olarak özellikle söylemek istediğim bir şey var:
Yasanın çıkmış olması, işin bittiği anlamına gelmez. Belki de asıl imtihan şimdi başlamaktadır.
Çünkü kanun metinleri kendi başlarına tarih yazmazlar. Kanunlar uygulanırsa, takip edilirse, denetlenirse ve arkasındaki siyasi irade kesintisiz sürerse tarih yazarlar.
Çerçeve Yasa’nın başarısı da bundan sonra kurulacak mekanizmaların işlemesine bağlı olacaktır.
Silah gerçekten bırakıldı mı?
Bütün unsurlar teslim edildi mi?
Örgütsel yapı gerçekten tasfiye edildi mi?
Başka isimler altında yeni yapılanmalar ortaya çıkacak mı?
Suriye’de, Irak’ta veya başka bir coğrafyada aynı yapı farklı bir tabela altında varlığını sürdürüyor mu?
Finansman kanalları kesildi mi?
Örgüte insan ve kaynak aktarımı sona erdi mi?
Bunların cevabını devletin güvenlik kurumları verecektir.
Çünkü biz bir defa, sokağın başında kazılan küçük bir çukurun nasıl bir şehrin ortasında terör mevziisine dönüştürülebildiğini gördük.
Bir daha görmemeliyiz.
Bu nedenle Çerçeve Yasa’ya destek vermekle, uygulamasını titizlikle takip etmek arasında hiçbir çelişki yoktur. Aksine gerçek destek budur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a güvenmek, devlet kurumlarının görevlerini eksiksiz yapmasını istemeye engel değildir. Devlet aklı dediğimiz şey zaten siyasi irade ile kurumsal hafızanın birlikte çalışmasıdır.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un da ifade ettiği üzere mesele yalnızca yasayı çıkarmak değildir; sürecin bundan sonraki safhalarının işlemesi, denetlenmesi ve Meclis’in de oluşturulacak mekanizmalar üzerinden süreci izlemesi öngörülmektedir.
Ben bu yüzden bugünkü tabloya ne romantik bir iyimserlikle ne de geçmişin acılarından çıkamayan mutlak bir karamsarlıkla bakıyorum.
Ümitliyim ama hafızam yerinde.
Barışı istiyorum ama tedbiri küçümsemiyorum.
Kardeşliği savunuyorum ama bu toprakların hangi bedellerle vatan olarak kaldığını unutmuyorum.
Silahların susmasını istiyorum ama bir daha o silahların ortaya çıkamayacağı bir devlet düzeninin kurulmasını daha çok önemsiyorum.
Şehitlerimizi unutarak Terörsüz Türkiye kurulamaz. Terörsüz Türkiye, tam da bir daha şehit vermemek için kurulmalıdır.
Ve bunun altını çizerek, insanlara yılmadan süreci anlatmak, doğru aktarmak ve vicdan yükü altında bırakmamak gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü bizim meselemiz geçmişle hesaplaşmak değil, geçmişten ders çıkarmaktır.
Cizre’nin sokaklarında, Sur’un taşlarında, Nusaybin’in duvarlarında yaşananları unutmadan; Diyarbakır’da, Hakkâri’de, Şırnak’ta, Ankara’da, İstanbul’da çocukların terör kelimesini yalnızca tarih kitaplarından okuyacağı bir Türkiye mümkündür.
Ama bunun bir şartı vardır:
Siyasi irade yorulmayacak.
Devlet mekanizması gevşemeyecek.
Denetim kesilmeyecek.
Silahsızlanma eksiksiz tamamlanacak.
Hukuk çalışacak.
Ve devlet hafızası daima açık kalacak.
Çünkü geçmiş bize bir şey öğrettiyse o da şudur:
Bir daha çukur kazılmamasının yolu, yalnızca çukurları kapatmak değil; o çukurları kazdıran zemini tamamen ortadan kaldırmaktır.
Çerçeve Yasa’nın tarihî başarısı da işte o gün ortaya çıkacaktır.
Silahın gerçekten sustuğu, terörün yalnızca adının değil bütün örgütsel kapasitesinin ortadan kalktığı ve bu ülkenin hiçbir annesinin evladının ardından ağıt yakmadığı gün…
O zaman dönüp şunu söyleyebiliriz:
Bu millet bedel ödedi.
Bu devlet mücadele etti.
Bu siyaset risk aldı.
Ve sonunda Türkiye kazandı.