15 Temmuz; Bir Milletin Hafızası, Milli ve Manevi Şuurun Yeniden Dirilişi


Bir milletin kaderinin kırılma sebebini içinde barındıran bir gece; yalnızca takvim
yapraklarında yer almaz. O geceler, milletlerin hafızasına, ruh ve gönüllerine kazınır. Ve o
tarihi kırılma anları, nesillerin karakterini şekillendirir ve tarihin akışını değiştirir. 15 Temmuz
da işte böyle bir gecedir. O gece de vatandaşın üzerine tanklar yürümedi; ihanetin çirkin ve
sırtlan yüzü yürüdü. Bir milletin istikbaline, kurşunlar sıkılmadı; bir milletin iradesine, inancına
ve bağımsızlığına ateş açıldı.
Fakat hesap edilemeyen bir gerçek vardı. Bu milletin mayasında Çanakkale vardı, Sakarya
vardı, Dumlupınar vardı. Bu milletin ruhunda Malazgirt'in tekbiri, İstanbul'un fethi, Kut-ul
Emarenin zaferi, İstiklal Harbi'nin duası vardı.
Sosyolojiden öğrendiğimiz bir gerçeklik var ki, toplumları ayakta tutan yalnızca hukuk
kuralları, ekonomik güç veya siyasi ve idari kurumlar değildir. Asıl belirleyici unsur, ortak
hafızadır. Ortak acılar, ortak sevinçler ve ortak değerler bir milleti millet yapan görünmez
harçtır. Milli ve manevi şuur zayıfladığında toplum çözülmeye başlar. Güçlendiğinde ise en
büyük tehditler karşısında bile dimdik ayakta kalır.
15 Temmuz'u yalnızca bir darbe girişimi olarak okumak eksik bir değerlendirme olur. O gece
aynı zamanda sosyolojik bir kırılma ve toplumsal dayanışmanın en güçlü örneklerinden biri
olarak tarihe geçmiştir. Çünkü farklı siyasi görüşlere sahip insanlar, farklı yaşam tarzlarını
benimseyen vatandaşlar ortak bir paydada buluşmuştur. Bunun adı “ Vatan “ dır.
İbn Haldun, devletlerin ve toplumların ayakta kalmasını sağlayan temel gücü "asabiyet"
,
yani ortak dayanışma ruhu olarak tanımlar. Ona göre dışarıdan gelen en büyük saldırılar,
içerideki birlik duygusu güçlü olduğu sürece başarıya ulaşamaz. 15 Temmuz gecesi yaşanan
tam da budur. Bir millet, bütün farklılıklarını geride bırakarak ortak bir kimlik etrafında
kenetlenmiştir. Üstelik yağan kurşunların altında…
Her bir vatandaşımızda bilmektedir ki tarih bunun örnekleriyle doludur. Ve kendileri bu kutlu
görevde ne ilk ne de sondurlar… Çünkü kıtaları etrafında toplayan Anadolu toprakları
üzerinde yaşamanın bir bedeli vardır bunu atalara da kendileri de çok iyi bilmektedirler.
Anadolu ruhu ve Anadolu insanının farkı da budur…
1071'de Malazgirt'te sayıca üstün ordular karşısında kazanılan zafer yalnızca askeri bir
başarı değildi; inancın ve birlik ruhunun zaferiydi. 15 Temmuz gecesi yine kaderin aynı
dönüm noktasına gelinmişti.
1453'te İstanbul'un surlarını yıkan yalnızca toplar ve silahlar olmadığını tüm dünya net bir
şekilde biliyordu. Fatih Sultan Mehmet'in imanla beslenen vizyonuydu. 15 Temmuz
gecesinde Türk halkının sadrında söndürülen tank ve tüfeklerin bomba ve kurşunları yine
aynı vizyondan beslenen ,
“ Kızıl Elma Ülkümüzdü “
1915'te Çanakkale'de dünyanın en güçlü donanmaları durdurulurken Mehmet Akif'in
dizelerinde ifadesini bulan ruh, 15 Temmuz gecesi milletin sinesinde yaşıyordu ve hala o
günkü kadar diri olduğunun belgeli ispatı oldu. Küresel güçler içimizdeki iş birlikçileri ile
sahaya sürdükleri “ fetö terör örgütü “ üzerinden türtü milli ve manevi içerikleri olan
entrikaları ummadıkları anda ellerinde patladı…
"Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i... Bedr'in arslanları ancak bu kadar şanlı idi.
Ve 15 Temmuz...
Bu tarihlerin ortak noktası silahların gücünden öte imanın gücü, iman dolu gönüllerin cihana
yazmış olduğu şanlı bir destandır.
Ortak noktası, göğüslerde taşınan iman ile özdeşleşmiş “Vatan ”
, milli ve manevi şuurdur.
Modern çağın en büyük tehlikelerinden biri algı yönetimidir. Günümüzde toplumlar yalnızca
somut silahlarla değil; bilâkis medya, dijital platformlar, psikolojik operasyonlar ve kültürel
manipülasyonlarla yönlendirilmeye çalışılıyor. Sosyolojik açıdan bakıldığında bir toplumun
önce milli ve manevi hafızası silinir, sonra değerleri aşındırılır, ardından kimliği tartışmalı
hâle getirilir. Kimliğini kaybeden toplumların direnme refleksi de zayıflar.
Bu nedenle milli ve manevi şuur yalnızca geçmişi hatırlamak değildir. Aynı zamanda
geleceği koruyabilme iradesidir. Vatanın İstikbalini şehit kanları ile bedelleri ödene ödene
manevi kutsallarımızın ve milli ülkülerimizin etrafında tek vücut halinde kenetlenerek
muhafaza altına alabilmektir.
Emile Durkheim, toplumları bir arada tutan görünmez bağın ortak değerler ve ortak vicdan
olduğunu söyler. Ortak vicdan kaybolduğunda toplum yalnızlaşır; bireyler birbirine
yabancılaşır. 15 Temmuz gecesi ise ortak vicdan yeniden ayağa kalkmış, insanlar birbirlerini
tanımasalar bile aynı ideal uğruna omuz omuza durmuştur.
Bugün bizlere düşen görev sadece yıl dönümlerinde anmak değildir.
Şehitlerimizi rahmetle yad etmek elbette vicdani bir sorumluluktur. Ancak onların emanetini
koruyacak olan şey, güçlü bir eğitim sistemi, sağlam aile yapısı, bilinçli gençlik ve milli ve
manevi değerler ile bezenmiş kültürdür. Çünkü bir millet ancak hafızası kadar güçlüdür.
Unutmamak gerekir ki devletler sınırlarla korunur; milletler ise değerleriyle yaşar.
Bir milletin bağımsızlığı yalnızca toprağını korumasıyla değil, zihnini, kültürünü ve inancını
muhafaza edebilmesiyle mümkündür. Ki bu; tarihten gelen köklerine ait bir kimlik markasının
taşıyıcısı mirasçısı olmak anlamına gelmektedir…
15 Temmuz bize bir gerçeği yeniden hatırlattı ki o da; Millet olmanın bedeli olduğudur…
Bağımsızlığın bedeli olduğudur…
Hür yaşamanın bedelinin olduğudur…
Ve bu bedeli ödemeye hazır, vatanına sevdalı, ölüme aşık milletler tarih sahnesinden
silinmezler. Çünkü iman dolu gönüllerde, sevdalı oldukları vatanları uğruna ölmek ölüm değil
sonsuzluk aleminde diriliktir, adı da şehitliktir…
Bugün çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras; teknoloji, bina veya servet para, pul
değildir.
En büyük miras; vatan sevgisi, adalet duygusu, milli birlik ruhu ve manevi değerlerdir. Bu ise
hem bireyin, hem de bireyin içerisinde var olduğu toplumun diriliği anlamına gelmektedir.
Ruhu diri milletlere ise hiçbir dış ve yabancı otorite hükmedemez, ezemez ve yok edemez…
Çünkü tarih göstermiştir ki; ordular yenilebilir, şehirler işgal edilebilir, ekonomiler sarsılabilir.
Fakat milli ve manevi şuuru diri olan milletler, küllerinden yeniden doğmayı mutlaka
başarırlar. Ve Türk İslâm tarihi bunun türlü örnekleri ile doludur.
15 Temmuz'un bize bıraktığı en büyük derslerden bir tanesi de şudur ki; Bir milleti ayakta
tutan sadece gücü değil, ortak duası, ortak vicdanı ve ortak kaderidir. Bu ortak iradeye
kim çomak sokacak olur ise cevabını da gecikmeden alacaktır…
Artık Türkiye; dış mecraların istedği zaman darbe yapabileceği, istediği zaman
siyaseti, ticareti, toplumsal hayatı dumura ve akamete uğratan sinsi ve hilekâr
entirikalar kurabilecekleri oyun alanı olmaktan çok uzak. Yine de her şeye rağmen, bin
bir hile ve entrikaları ile meydana inerler ise çok ağır bedeller ödemeye de hazır
olmaları gerekir… Ki bunu artık tüm dünya biliyor ve kabullenmiş durumda. Ülkemizde
gerçekleşen Nato Zirvesi bunun en bariz örneği idi… Ne dersiniz.
Aziz şehitlerimizi rahmetle, kahraman gazilerimizi minnetle anıyor; bu toprakları bize vatan
kılan bütün ecdadımızı saygı ve hürmet ile yâd ediyorum. Rabbim, milletimize bir daha böyle
imtihanlar yaşatmasın. Birliğimizi, dirliğimizi ve kardeşliğimizi ilel ebed daim eylesin…

Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU