Kavramlar Haritasında, Kendi İstikametini Kaybetmiş Bir Millet…

Günümüzde; modern dünyanın en büyük tartışmalarından biri ekonomi değildir; teknoloji de
değildir. Bilâkis; asıl mücadele, insanın nasıl bir toplum içerisinde yaşayacağı ve bunun nasıl
bir algı dizaynı ve sistemleştirilerek oturtulması üzerine yürümektedir. Aileyi merkeze alan
ahlâki değerler üzere bir irfan medeniyeti anlayışı mı, yoksa bireyi yalnızlaştıran ve tüketim
üzerinden, sosyal ve ahlaki kavramları elinden alınmış kimliksiz ve sıfatsız yeni bir toplum
modeli mi?
Bugün Türkiye'de üzerinde yeterince konuşulan, ama direkt derde derman çarelerle toplum
içerisinde çözüm odaklı operasyonel problemlerin temeline inerek çare üretilmeyen temel
meselelerden biri de budur.
Üniversitelerimizde sosyal bilimler alanında kullanılan kavramların çok büyük bölümü Batı'da
üretilmektedir. Acaba bunun benim güncel diri olan sosyal yaşamımla ne derece
muhataplığı ve gerçekliği bulunmakta. Bu elbette bilimin evrenselliği açısından doğal
karşılanabilir. Ancak sorun, bu teorilerin Anadolu'nun tarihî, dinî ve kültürel gerçekliği dikkate
alınmadan tek doğru yaklaşım gibi sunulmasıdır. Bu ise işin ta başında adresini yanlış
oluşturulması anlamına gelmektedir.
Oysa sosyoloji yalnızca toplumları inceleyen bir bilim değildir. Aynı zamanda toplumsal ve
tarihi bağları da dikkate alarak İrfan ve manevi değerlerle harmanlanmış, medeni değerleri
sistemleştiren insanı merkeze alan bir bilim dalıdır. Ve yine aynı zamanda toplumların
hafızasını koruyan bir disiplindir.
Bir millet kendi toplumunu kendi kavramlarıyla açıklayamıyorsa, zamanla başkalarının
gözlüğüyle kendisini tanımaya başlar. Yine aynı şekilde bir millet; kendi kelimeleriyle kimliğini
tanımlayamıyorsa, kültürünü anlatamıyorsa, örf ve töresini izahını yapamıyorsa dünya
sathında dilsiz ahraz misali ezik ve eksik kalır.
Bugün Türkiye'de birçok akademik çalışma Batılı literatürü tekrar etmekte; Anadolu'nun
irfanını, mahalle kültürünü, vakıf medeniyetini, ailenin kutsiyetini ve aile içi manevi değerler
üzerine dayanışmasını ve aynı zamanda tarih boyunca oluşmuş sosyal dokusunu ikinci
plana itmektedir.
Bu durum sadece akademik bir tercih değildir. Aynı zamanda kültürel bir yöneliştir. Lakin bu
sorgusuz sualsiz ve izinsiz haksız yöneliş; asırlarca hüküm sürmüş medeniyetlerin köklü,
irfanının, sanatının ve devletleşmesinin sancaktarlığını yapmış bir millete yapılabilecek
sorgusuz sualsiz bir infazdır.
Peki üniversitelerimiz bu meselenin tam olarak neresinde konumlanmış durumda. Ne yazık
ki çoğu zaman ithal kavramlarla halkın karşısında boy gösterir iken İrfan toplumu olan
Anadolu insanına aklı yetmeyen algısı kıt cahil nazarı ile bakılmakta. Hatta birçok
profesörümüz kendilerini okuturken elleri nasır tutmuş çiftçi babalarını, kağıt toplayarak
evladını okutan ve bulaşık yıkayarak evladını doçent yapmış anadolu analarımızın varlığını
dahi unutarak; sil baştan inşa ettikleri bilimsel literatürlerinde yer vermemektedirler.
Anadolu'nun binlerce yıllık sosyal ve toplumsal irfan medeniyeti tecrübesini anlamadan
hazırlanan sosyal politika önerileri, toplumun gerçek ihtiyaçlarına temas edememekte ve
çare üretememektedir.
Bilim; toplumdan uzaklaştığında laboratuvarlarda kalan teoriye dönüşür. Halktan bir hayattan
kopuk, sosyal yaşamla bir bağ olmayan bilgi yanıtılarından ibaret kalır.
Halbuki ilim ile halk arasında üniversitenin kalın duvarları değil, irfan medeniyetinin
köprüleri kurulmalıdır. Üniversite şehirden, şehir mahalleden, mahalle aileden koparsa
ortaya yalnızca ruhu olmayan akademik makaleler çıkar; fakat toplumsal problemlerimize
dair çözüm üretilemez.
Peki sürekli tekrarlayıp durduğumuz Anadolu irfanı nedir? Pek tabii Anadolu irfanı romantik
bir nostalji değildir. Veya kim olduğu belirsiz kişilerin öylesine uydura geldiği bir bilgiler bütün
de değildir. Anadolu irfanının özünde din, tasavvuf, ahlak, devlet şuuru, asırlarca zamanın
süzgecinden süzüle gelmiş ilim ve bilim, medeni bilinç ve eşrefi mahlukât olan insan vardır…
Ve sosyal yaşama yansıması ise; diri vicdanlarda duyulan merhamet ile, samimiyet ve vefa
üzerine kurulan komşuluklar ile, vakıf usul ve adabı ve ahi teşkilatıyla, toplumsal imecesi ile,
büyüye saygı küçüğe şefkat ile olmaktadır…
Bugün güncel olarak birçok kişinin dilinde pelesenk olan, lâkin birçoğumuzun da ne anlama
geldiğini bilmediği; sosyal sermaye adı verilen kavramın Anadolu'da yüzyıllardır yaşatılmış
karşılığı tam da budur. Anadolu irfanı ve Anadolu'nun anayasası olan “Töredir”

İbn Haldun, devletlerin ve medeniyetlerin temelinde "asabiyet" yani toplumsal dayanışmanın
bulunduğunu söyler. Öyleyse bireyselleşme üzerine bu denli sistematik bir şekilde dış
mecraların çalışıyor olması tesadüf olmasa gerek…
Toplumsal birlik zayıfladığında yalnız siyaset değil, ekonomi ve kültür de çözülmeye başlar.
An itibariyle dizlerimize vurarak ahu figan eylediğimiz birçok mevzu ve meselemiz temelde;
ben merkezli bireyselciliğe dayanan bir toplumsal yapının yolcusu olmamızdan
kaynaklanmaktadır.
Farabi, erdemli toplumun ancak ahlak ve bilgi birlikte yürüdüğünde kurulabileceğini ifade
eder. Günümüzde bu mücevher niteliğindeki bilgilerin yalnızca edebiyatını yapmaktayız.
Halbuki İmam Gazali'ye kulak verdiğimizde vicdanlarımıza aynen şöyle fısıldamakta; “ İlmin
amele dönüşmediği yerde hikmetin kaybolacağını” vurgulamakta…
Bu büyük isimlerin ortak noktası şudur ki; bilgi insanı inşa etmiyorsa eksik kalmaktadır. Bilim
topluma ve insan neslinin faydasına hizmet etmiyorsa amacından uzaklaşmıştır.
Devletimizin an itibari ile, yeni bir sosyoloji vizyonuna ihtiyacı bulunmakta. Türkiye artık
sadece Batı'da üretilen teorileri tercüme ve taklit eden değil, kendi toplumunu, kendi öz
kültürünü kendi kavramlarıyla açıklayan yeni bir sosyoloji anlayışını geliştirmek zorundadır.
Bu ise; dünyaya kapanmak değildir. Aksine evrensel bilimle konuşurken kendi şahsi devlet
kimliğini ve sesini de duyurmaktır. Küresel bazda onurlu ve asil bir devlet duruşu
sergilemektir.
Bu sebepledir ki; devletimiz, sosyal politika üretirken Anadolu'nun tarihsel birikimini merkeze
alan araştırmaları daha fazla desteklemelidir. Üniversiteler yalnızca uluslararası indekslerde
makale yayımlamayı değil, mahallenin, köyün, ailenin ve gençliğin gerçek problemlerine
çözüm üretmeyi de başarı ölçütü kabul etmelidir.
Öyleyse nasıl bir çözüm haritası oluşturabiliriz gelin birlikte bir göz atalım…
"Anadolu Sosyolojisi Enstitüleri" kurularak yerli sosyal teori üretimi teşvik edilmelidir.
Sosyal bilimlerde Türk düşünürleri, Osmanlı ve Selçuklu vakıf sistemi ile Anadolu'nun sosyal
kurumları üzerine zorunlu dersler oluşturulmalıdır.
Akademisyenlerin ve sosyologlarımızın saha çalışmaları yalnızca anketlerden ibaret
kalmamalı; mahallelerde, köylerde ve ailelerle uzun süreli gözlem araştırmaları
desteklenmelidir.
Üniversiteler, belediyeler ve sivil toplum kuruluşları ortak sosyal araştırma merkezleri
kurmalıdır. Ve bu hatta mümkün dairede mecburi kılınmalıdır.
Aileyi güçlendiren sosyal politikalar ekonomik desteklerle birlikte kültürel ve eğitim boyutuyla
ele alınmalıdır. Yalnızca maddi ve parasal yardımlar olarak aile ele alınmamalıdır. Ailenin
manevi yaraları tedavi edilmeli, kutsi hassas ruhu da dikkate alınmalıdır.
Gençlerin aidiyet duygusunu güçlendirecek kültür, sanat, gönüllülük ve vakıf faaliyetleri
yaygınlaştırılmalı ve hatta bakanlıklar boyutunda protokollerle beraber STK işbirliği ile sosyal
yaşam içerisinde diri ve aktif hale getirilmelidir.
Bir millet önce dilini kaybeder, berabrinde kimliğini… Sonra kavramlarını kaybeder,
beraberinde tarihsel şuurunu ve güncel algısını. Daha sonra hafızasını. En sonunda ise milli
şahsiyet ve değerlerini.
Yana yakıla tekrar ifade etmek istiyorum ki; Sosyoloji yalnızca Batı'nın toplumsal norm ve
kurallarını açıklayan teorilerin ve akımların tercümesi olmamalıdır.
Bilâkis; Anadolu'nun irfanını, tarihini, aile yapısını, inanç dünyasını ve sosyal hafızasını
bilimsel yöntemlerle yeniden yorumlayan güçlü bir düşünce ekolü inşa edilmelidir.
Çünkü bilim, insanın yaradılış gayesini ve kâinat içerisindeki misyonunu anlamak için vardır.
İlim ise insanlık alemine ve dilsiz mahlukâta hizmet etmek için vardır…
Vesselam…
Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU