Nüfus azalması; bir milletin istikbâlini ve istiklâlini nasıl karartır?..
.
Bir milletin geleceği yalnızca teknolojisiyle, ekonomisiyle ya da askeri gücüyle şekillenmez. Bir milletin gerçek gücü; yetiştirdiği nesillerde, kurduğu töresine yakışan e örtüşen aile yapısında ve geleceğe bırakabildiği nitelikli insan kaynağında gizlidir. Eğer bir ülkenin nüfus artış hızı düşüyorsa, o ülkenin geleceği alarm veriyor demektir.
Bugün Türkiye tam da böyle kritik bir eşik içerisinde sessiz bir savaşa sürüklenmektedir.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2024 verilerine göre toplam doğurganlık hızı 1,48’e kadar gerilemiştir. Oysa nüfusun kendini yenileyebilmesi için gerekli oran 2,10’dur. 2001 yılında bu oran 2,38 seviyesindeydi. Bugün ise tarihimizin en düşük doğurganlık oranlarından biriyle karşı karşıyayız. Örneğin; “ Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı doğum istatistikleri Türkiye tarihindeki en düşük doğurganlık hızının 2024’te olduğunu gösterdi. Buna göre bir kadının doğurgan olduğu dönem (15-49 yaş grubu) boyunca doğurabileceği ortalama çocuk sayısını ifade eden ‘toplam doğurganlık hızı’, 2001’de 2.38 çocukken, 2014’ten itibaren aralıksız düşüş eğilimine girerek 2024’te 1.48 çocuk oldu. Söz konusu oran 2023 yılında 1.51 idi. Bu durum, son 8 yıldır nüfusun yenilenme düzeyi olan 2.1’in altında kaldığını gösterdi. Türkiye’de canlı doğan bebek sayısı, geçen yıl 937 bin 559 oldu. Geçen yıl en yüksek toplam doğurganlık hızı 3.28 çocukla Şanlıurfa’da kaydedildi. Bu ili 2.62 ile Şırnak, 2.32 ile Mardin izledi. Toplam doğurganlık hızının en düşük olduğu il ise 1.12’şer çocukla Bartın ve Eskişehir oldu. Bu illerin ardından 1.15 çocukla Zonguldak ve Ankara, 1.17 ile İzmir geldi.”
Ve bu yalnızca bir sayı değildir.
Bu; gelecekte boşalacak köyler, yaşlanacak şehirler, üretim gücünü kaybedecek toplum yapısı ve zayıflayan milli refleks demektir.
Bugün şehirleşmenin kontrolsüz şekilde artması da nüfus artışı açısından ciddi bir tehdit haline dönüşmektedir. Çünkü şehir hayatı insanı yalnızlaştırmakta, aileyi küçültmekte ve bireyselleştirmektedir. Artık büyük aileler yerini bir veya iki çocuklu çekirdek ailelere bırakmış durumdadır.
Lakin köylerimize baktığımızda tablo hâlâ farklıdır.
Kırsal bölgelerde aile yapısı daha güçlüdür. Çocuk sayısı 4-5 bireye kadar çıkabilmektedir. Üstelik bu durum yalnızca ekonomik refahla açıklanabilecek bir mesele de değildir. Çevremize baktığımızda bunu çok net görüyoruz. Maddi refahı yüksek aileler çoğu zaman bir veya iki çocukla yetinirken, gelir seviyesi daha düşük olan kırsal ailelerde çocuk sayısı daha yüksektir. Lakin bunu da yanlış kırsal ve köy politikaları ile dumura uğratmış durumdayız. Birçok köylerimiz şehirlere Mahalle formuna dönüştürülüp, dahil edilerek kırsal hayattan Ziraat ve hayvancılıktan uzaklaştırılmaktadır.
Demek ki mesele yalnızca Nüfusta değildir.
Mesele; bir aileyi inşa eden sosyo - kültürel dinamitleridir. Hayat tarzıdır, sosyal kültürdür, aile anlayışıdır, toplumsal aidiyettir.
Bugün Batı illerimizde doğurganlık oranları ciddi seviyede düşmüş durumdadır. TÜİK verilerine göre doğurganlık oranının en düşük olduğu iller arasında Ankara, İzmir, Eskişehir ve Bartın bulunmaktadır. Buna karşılık Şanlıurfa, Şırnak ve Mardin gibi Doğu illeri hâlâ yüksek doğurganlık oranlarını korumaktadır.
Eğer Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki yüksek doğurganlık oranları olmasaydı, Türkiye bugün çok daha sert bir demografik çöküş ile karşı karşıya kalabilirdi.
Bu sebeple mesele yalnızca nüfus meselesi değildir.
Bu mesele bir “ MİLLİ BEKÂ “ meselesidir.
Çünkü genç nüfusunu kaybeden toplumlar, ekonomik ve üretkenlik dinamizmini kaybeder. Üretim gücü zayıflar. Savunma refleksi düşer. Yaşlanan toplumlar geleceğe umutla değil korkuyla bakmaya başlar. Çünkü yaşlanan nüfus kendini yenileyemeyen nüfustur.
Bugün Avrupa’nın en büyük problemlerinden biri yaşlı nüfustur. Birçok Avrupa ülkesi artık iş gücü açığını dış göçle kapatmaya çalışmaktadır. Türkiye’nin de aynı çıkmaza sürüklenmesi ihtimali artık uzak bir senaryo değildir.
Üstelik bu mesele yalnızca bugünün değil, gençlerimizin yarın yaşayacağı ağır bir sosyal kırılmanın habercisidir. Artık gençlere net bir şekilde şunu ifade etmeliyiz ki, nüfus probleminin sıkıntısını bizim nesil değil yeni nesil çekecektir bu sebeple bu konu hakkında gençlerimiz daha ziyade bilgilendirilmeli ve çözüm sürecine acilen birebir teşvik ve dahil edilmelidir. Şunu ifade etmeye çalışmaktayım ki, gençler acilen kendi istikballerine sahip çıkmalıdır. Çözüm sürecine dahil olarak çözüm komisyonlarında yerlerini alarak kendi istikballerini kurmanın ve yeni vizyon sahibi güçlü politika'lar üzerine inşa edilmiş olan bir istikbalin sahibi olmalıdırlar.
Günümüzde çok acıdır ki, bir problemimiz de gençlerimizin hayata çok geç başlamalarıdır.
Bir genç; ilkokul, lise, üniversite ve yüksek lisans süreçleri derken hayatının 20-25 yılını teorik eğitim içerisinde geçiriyor. İş hayatına geç atılıyor. Ekonomik bağımsızlığını geç kazanıyor. Evliliği erteliyor. Hayata yorgun başlıyor.
Neticede aile kurmuş olsa bile bir veya iki çocuğun ötesine geçemiyor.
İşte burada eğitim sistemimizin yeniden ele alınması gerektiğinin en bariz delillerindendir.
İlkokul ve ortaokul süreçlerinin daha üretken ve yönlendirici hale getirilmesi şarttır. Gençlerimizin ortaokul sonrasında kabiliyetlerine göre mesleki yönlendirmelerle buluşturulması gereklidir. Meslek liseleri yalnızca ara eleman yetiştiren kurumlar değil; liyakat sahibi, özgüvenli, üretken gençlerin yetiştiği merkezler haline getirilmelidir.
Üstelik meslek eğitimi alan gençlerin üniversite kapısı da daima açık tutulmalıdır.
Gençlerimize şunu ifade edebilmeliyiz ve inanç seviyesine taşıyabilmeliyiz.
“ Meslek sahibi olmak, akademik gelişimden kopmak anlamına gemeyecektir...”
Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde uygulanan model tam olarak budur. Avrupa’daki bir genç 18 yaşına geldiğinde çoğu zaman mesleğini öğrenmiş, üretim sürecine dahil olmuş, evini ve arabasını alarak, ekonomik özgüven kazanmış karakterli kişiliğine oturtmuş bir birey haline geliyor.
Bizim gençlerimiz ise 30’lu yaşlara yaklaşırken hâlâ “Hayata nereden başlayacağım?” sorusuyla mücadele ediyor.
Bu kabul edilebilir değildir.
Mesleklerin yeniden itibar kazanması gerekmektedir. Çünkü itibarı yükselen meslekler toplumun üretim damarlarını güçlendirir. Gençlerin hayata başlama yaşını öne çeker. Güçlü karakterli bireylerin erken yaşta aile kurmasını kolaylaştırır.
Üniversiteler konusunda da ciddi bir kalite reformuna ihtiyaç bulunmaktadır.
Her İl’e üniversite açmak yerine, nitelikli üniversiteler inşa etmemiz ve kontenjan planlamasını yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Üniversite eğitimi daha verimli hale getirilmeli, yüksek lisans ve doktora süreçleri desteklenerek gerçek anlamda Milli Şuura ve Töresine hakim “bilge şahsiyetler” yetiştirilmelidir.
Çünkü mesele diploma dağıtmak değil; medeniyet taşıyacak insan yetiştirmektir...
Elbette ekonomik destekler de büyük önem taşımaktadır.
Bugün verilen çocuk destekleri toplumun beklentisini karşılamaktan uzaktır. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın birlikte hareket ederek uzun vadeli nüfus politikaları üretmesi mecburidir. Ve bürokrat kanadın Cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın nüfus artışı vizyonunu dumura uğratmayacak şekilde eş zamanlı eş tempolu bir performansı ortaya koyması gerekmektedir.
Vergi destekleri, konut politikaları, genç evlilik teşvikleri ve kırsal kalkınma ve köy projeleri artık ertelenemez bir ihtiyaçtır.
Lakin bütün bunlardan daha önemlisi; topluma umut veren bir vizyon ortaya koyabilmektir. Cumhurbaşkanımızın ufuk ötesi istikbalimizi sahiplenen politikasına sahip çıkan bir bürokratik hareket görmeyi hasretle umut etmekteyiz.
Geçtiğimiz günlerde “yalnızlık bakanlığı kurulabilir” şeklindeki açıklamalar toplumda ciddi bir karamsarlık oluşturmuştur. Oysa henüz önümüzde yıllar vardır. Henüz kaybetmiş değiliz. Problemin keşfi ile süreç yeni başlamıştır. Öylesine kritik ve milli bekamızı ilgilendiren bir sürecin başlangıcında bu şekilde bir ifade daha savaşa başlamadan yenilginin ilânıdır.
Bugün yapılması gereken; yalnızlığı konuşmak değil, aileyi nasıl güçlendireceğimizi ve kadın ve erkeğin hakikat üzere toplumsal rollerini yeniden nasıl iade edeceğimizi konuşmamız gerekmektedir.
Millet olarak gönül ve akıl birliği içerisinde çözüm üretmektir.
Akademisyenler, bürokrasi, siyaset kurumu ve toplum aynı masada buluşmalıdır. Sorun yaşayan insanlar çözüm süreçlerine dahil edilmelidir. Akademik çalışmalar toplumun anlayacağı dile çevrilmeli, sosyal hayata aktarılmalıdır.
Çünkü nüfus azalması en az savaş kadar tehlikelidir.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde nüfus artış hızındaki yavaşlama büyük bir zayıflık oluşturmuştur. 1711 Prut Savaşı döneminde Osmanlı’nın nüfusu yaklaşık 29 milyon civarındayken ve Osmanlı 140.000 kişilik orada çıkartabilirken, Buna karşın Rusya’nın nüfusu 16 milyon seviyelerindeydi ve 60 bin kişilik Ordu çıkartabildiler. O dönem nüfusun artış oranından dolayı Osmanlı çok daha büyük ordular çıkarabiliyordu. Lakin ilerleyen yüzyıllarda sanayileşmeyi yakalayamayan Osmanlı nüfus dinamizmini kaybetmiş; buna karşılık Rusya ve Avrupa hızlı nüfus artışıyla büyük askeri güçlere dönüşmüştür.
Birinci Dünya Savaşı dönemine gelindiğinde Rusya’nın nüfusu 170 milyonları aşarken Osmanlı’nın nüfusu yaklaşık 22 milyon seviyesindeydi.
İşte nüfus meselesi tam olarak budur.
Nüfus yalnızca kalabalık olmak değildir.
Nüfus; üretimdir, savunmadır, medeniyettir, istikbaldir.
Bugün Türkiye’nin önünde hâlâ büyük bir fırsat vardır. Genç nüfus avantajımız tamamen kaybolmuş değildir. Lakin zaman daralmaktadır.
Artık günü kurtaran politikalar değil, 2000 yıllık devlet aklı gerekmektedir.
Çünkü çocuk sesi kesilen bir milletin “ İstikbâli ve İstiklâli “ sessizleşir.
Ve unutulmamalıdır ki; güçlü devletler töresinin bilincinde olan millî şuur ve idrak sahibi ailelerden doğar.
Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU