DÜN VİCDAN, BUGÜN HUKUK; İŞÇİ HAKKININ KIRILMA NOKTASI

 

Hiç durup şunu düşündüğümüz oluyor mu: Osmanlı’da işçi hakları gerçekten var mıydı? Varsa, o dönemin emekçileri haklarını nasıl arıyor, nasıl sonuç alıyorlardı?

Aslında bu soru basit bir tarih merakı gibi görünebilir. Oysa mesele bundan daha derin manâ ve ciddiyet arz etmektedir. Çünkü geçmişe nasıl baktığımız, bugünü nasıl anlamlandırdığımızı doğrudan belirlediği düşüncesindeyim. Bir başka ifadeyle, tarih sadece “olanı” anlatmaz; bugüne dair zihinsel çerçevemizi de inşa eder.

Osmanlı’ya baktığımızda, işçi-işveren ilişkilerinin yalnızca ekonomik bir düzlemde ele alınmadığını görürüz, çünkü merkezinde insan olan bir medeniyet sistemle karşı karşıyayızdır. Bu ilişki; kaynağını sünnet-i seniyyeden alan  güçlü bir ahlaki referansla şekillenmiştir. “İşçinin alın teri kurumadan ücretini ödeyiniz” anlayışı, sadece dini bir öğüt değil; toplumsal düzenin normatif temellerinden biridir. Bugünün diliyle söyleyecek olur isek, bu yaklaşım bir tür “ahlaki regülasyon mekanizması” işlevi görmektedir. Yani fikrimce hukuk kadar vicdan da belirleyicidir.

Bu çerçevenin somut karşılıklarını tarihsel örneklerde görmek mümkündür. Hatta örnek vermek gerekirse, Kütahya’da çini işçileriyle yapılan ve çoğu araştırmacı tarafından erken dönem bir “toplu sözleşme pratiği” olarak değerlendirilen anlaşma, bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Modern endüstri ilişkilerinin temel kavramları olarak gördüğümüz birçok unsurun, aslında farklı bir terminolojiyle bu coğrafyada var olduğunu söylemek abartı olmaz.

Grev meselesi ise belki de en çarpıcı başlıklardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Genellikle grev hakkının Batı’dan ithal edildiği düşünülür. Ancak Osmanlı arşivleri; bizi hiç de öyle olmadığını gün yüzüne çıkarmaktadır. iş bırakma eylemlerinin bu topraklarda da bir hak arama biçimi olarak kullanıldığını açıkça delileriyle ortaya koyar.

Örneğin 16. yüzyılın sonlarında, bir inşaatta çalışan işçilerin ücret artışına rağmen memnun kalmayıp “çalışmayız” diyerek işi bırakmaları, bugünkü anlamıyla kolektif eylem davranışının erken bir örneği olarak delil gösterebiliriz.  Benzer şekilde 17. yüzyıl başlarında Edirne’de çalışan ustaların işi bırakıp başka bir bölgeye gitmeleri, emek mobilitesi ve pazarlık gücü açısından oldukça anlamlı ve manidardır.

Tabiki burada asıl dikkat çekici olan, devletin bu tür durumlara yaklaşımıdır. Osmanlı'da, tepki refleksi; emekçinin üzerinde doğrudan baskı kurmak değildir. Aksine, mesele bir tür “arabuluculuk” perspektifiyle ele alınır. Usulde; işçinin talebi değerlendirilir, haksızlık varsa giderilmeye çalışılır, yoksa ikna yoluna gidilirdi.  Bu durum, çok rahat bir şekilde erken dönem bir “sosyal denge politikası” olarak okunabilir.

Kısacası sistem şu mantıkla işler: İşçi haksızsa düzen korunur, haklıysa korunması gereken emek veren işçidir.

Peki, bugün bu meselenin neresindeyiz ve kaç arpa boyu yol almışız?

Modern dönemde işçi hakları kuşkusuz çok daha kurumsallaşmış durumda. Sendikalar, toplu sözleşmeler, uluslararası normlar ve yasal güvenceler… Pek tabii hepsi önemli kazanımlar. Ancak buna rağmen temel bir gerilim alanı varlığını sürdürüyor. 

Bu hikayenin iki kahramanı " Hak ile güç arasındaki ilişki ".

Bugün birçok işçi için hak aramak hâlâ ciddi riskler içeriyor. İşten çıkarılma ve tekrar iş bulamama korkusu,  güvencesizlik, kayıt dışı çalışma ve işsizlik baskısı, bireyin pazarlık gücünü zayıflatıyor. Bu da teorik olarak var olan hakların pratikte sınırlı kullanılmasına yol açıyor. Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu durum “yapısal eşitsizliklerin yeniden üretimi” olarak tanımlanabilir.

Daha da önemlisi, işçi-işveren ilişkisi; insan merkezli olmaktan çıkarılarak, büyük ölçüde ekonomik rasyonaliteye indirgenmiş durumda. Kapitalist sistemin argümanlarıyla verimlilik, maliyet ve kâr maksimizasyonu gibi kavramlar belirleyici hale gelirken, ahlaki boyut giderek arka plana itilmektedir. Oysa Osmanlı’daki yaklaşımda ekonomik ilişki, aynı zamanda etik bir sorumluluk alanıydı. “Kul hakkı” dediğimiz kavram, görünmeyen ama oldukça güçlü bir toplumsal denetim mekanizmasıydı. Günümüzde ise bu kavramı hasretle yad etmekteyiz.

Bugün ise bu alan büyük ölçüde hukuka devredilmiş durumda. Ancak hukuk her zaman hızlı, kapsayıcı ya da etkin işlemeyebilir. Bu da toplumda şu algıyı güçlendirir: Haklı olan değil, güçlü olan kazanır. Bu ise toplumun alt yapısal dinamiklerini kanatır ve incitir.

Yazının başındaki soruya geri dönecek olur isek, günümüzde bu köklü  konu hakkında değişenler  nelerdir?

Evet, bu işin kutsalları değişti. Kavramlar modernleşti, bize ait olan merkezinde insan ve ahlak olan kavramların yerini kapitalist sistemin kavramları aldı .Hukuki çerçeve genişledi lâkin... Her iş geldi maddeye dayandı.

Ama değişmeyen tek bir şey var ki; oda işçinin temel talebi oldu.

Dün de bugün de işçi; adil bir ücret, saygı, güvence ve insan onuruna yakışır bir muamele istiyor.

Belki de asıl mesele şu soruda düğümleniyor: Modern dünyanın karmaşık yapısı içinde, Osmanlıda vücut bulmuş olan, insan ve ahlâk merkezli yaklaşımını yeniden üretebiliyor muyuz?

Eğer bu soruya net bir “evet” diyemiyorsak, sorun sadece sistemde değil; aynı zamanda bakış açımızda, hayat felsefemizde ve elimizde gönlümüzde taşıdığımız kutsallarımızdadır.

Çünkü tarih bize şunu hatırlatır; İnsan merkeze alınmadığında, ne hukuk tek başına yeterli olur ne de ekonomi tek başına adalet üretir. Öyleyse köklü tarihimizi Avrupanın âkil kişileri kendi halkının medenî menfaati doğrultusunda  didik didik ederek devletleri için sistem kurar iken; bizimde bir takım aymazlıklarımızdan vaz geçerek bize ait olana sahip çıkmamız gerekmez mi? Bizden aldıklarıyla türlü türlü sistemler İnşa ederek tekrar geri bize efendilik taslayanlara bir dur deme zamanı gelmedi mi?

Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU