AHİLİK TEŞKİLATI; TOPLUMUN KAYBOLAN VİCDANI
.
“ AHİLİK TEŞKİLATI; TOPLUMUN KAYBOLAN VİCDANI “
Bugün çarşıya çıktığınızda ne görüyorsunuz?
Aynı ürünü satan onlarca dükkân… Ama her biri, diğerini nasıl alt ederim hesabında. Fiyatlar bir gün başka, ertesi gün başka. Güven duygusu ise neredeyse bir hatıraya dönüşmüş durumda. Alıcı tedirgin, satıcı gergin… Herkes kazanmanın peşinde ama kimse “helal ve temiz kazanmanın” derdinde değil.
İşte tam da burada, tarihin derinliklerinden bize seslenen bir model var; “ Ahilik “.
Ahilik sadece bir esnaf teşkilatı değildi. O, insanı merkeze alan bir medeniyet tasavvuruydu. Bugünün diliyle konuşur isek; bir “ekonomik sistem” değil, bir “ahlak sistemi” idi.
Ahilik teşkilatı insanların en zaruri temel ihtiyaçlarını, güncel yaşam içerisinde ticaret boyutunda nasıl ahlâka dönüştürdüğünün en güzel örneğidir. Ve belki de asıl mesele tam bu noktada tüm gerçekliği ile karşımızda boy gösteriyor. Biz ekonomiyi büyüttük ama ahlakı küçülttük. Ekonomik büyüme hızımızın rüzgarına kapılarak, ahlaki çöküşümüzün hızı ehemmiyet arz etmemeye başladı.
Düşünün… Bir insan usta olabilmek için sadece işini iyi yapması yeterli ticari ehliyet sahibi olduğunu göstermemekte idi. Ayrıca ahilik teşkilatından ustalık icazeti alabilmesi için “ usta “ olmanın sıfatlarını taşıyor olması gerekliydi. Dürüst olacak, sözünde duracak, kul hakkından sakınacak, harama el uzatmayacaktı.
Bugün ise tam tersi; “Ne kadar kazandın?” sorusu var, ama “nasıl kazandın?” sorusu yok. Yani söz konusu olan sadece kazanılan paranın miktarı. O parayı kazanırken Gönül incittin mi, hak ve hukuka dikkat ederek kul hakkına riayet ettin mi? Sattığın mal istenilen kalitede miydi? Ticaretini yaptığın handa veya pazarda dürüstlüğün ve güzel ahlâkın ile marka olmaya muvaffak olabildin mi? Bunların tamamı ciddi önem arz eder o zamanın ticaret odası hükmünde olan ahilik teşkilatı tarafından ihtimam ile kalem kalem takibe alınırdı.
Ahilikte rekabet vardı ama düşmanlık yoktu. Bugün ise rekabet, adeta yok etme savaşına dönüşmüş durumda. O gün esnaf birbirinin açığını kapatırdı, bugün ise açığını kolluyor. Hatta öyle ki ana haber bültenlerinde birbirini döven esnafların konuları işlenmekte. Biz ise halk olarak bunu haber niyeti ile, çay eşliğinde yudumlamayı başarmaktayız. O gün “kardeşlik” vardı, bugün “rakiplik” var.
Ahilik, insanı önce kendine ve kendi öz vicdanına karşı sorumlu tutardı. “Diline sahip ol, beline sahip ol, gözüne sahip ol” derdi. Bugün ise insanın kendine bile sahip çıkamadığı bir çağdayız. Çünkü kendine sahip olma düsturlarına ve öğretilerini hayatımızdan uzaklaştırmanın bedelini yaşıyoruz. Her şey serbest, ama kimse huzurlu değil.
Bir de şu soruyu soralım kendimize; Neden Ahilik 600 yıl sürdü?
Çünkü o sistemde sadece mal üretilmiyordu; insan yetiştiriliyordu. Ahilik teşkilatının sisteminde; sosyal yaşam ve toplumun tamamı tüm argümanlarıyla insan atölyesi şeklinde kullanıma müsait bir hale getirilmişti. Çırak, sadece işi öğrenmezdi; sabrı öğrenirdi. Kalfa, sadece ustalığa hazırlanmazdı; karakterini inşa ederdi. Usta ise sadece üretmezdi; topluma örnek olurdu.
Bugün önümüze konulan ekonomik ve ticari sistemlerin fırsatçılık ve ben merkezli kazanımları ön planda tutarak, aslında normal halkın ezilmesine ve mağdur edilmesine zemin hazırlamış olmaktalar. Para gücünü elinde bulunduran ve bunu ticari sahada aktif bir şekilde hareketini sağlayan güçler ahlaki yasalardan uzaklaştıkça yukarıda anlattığım acı sonuçtan kaçınmak mümkün olmayacaktır.
Bizim atalarımız insanı ve insanı işrefi mahlukata taşıyan sıfatları baş tacı eden muhteşem toplumsal sistemlerin mimarlarıdır. İnsanî hürrüyet, hak hukuk ve temel ihtiyaçlarını kılı kırk yararak ön planda tutan ve bunu da en güçlü toplumsal ahlâkî unsurlara bağlayan muhteşem bir ticari yapı olan, ama aynı zamanda sosyal yaşamı sarıp sarmalayan bir sistem oluşturmuşlardır.
Peki bugün biz ne yapıyoruz?
Diplomalar veriyoruz ama değerler veremiyoruz. Meslek kazandırıyoruz ama ahlak kazandıramıyoruz. İş öğretiyoruz ama insan olmayı öğretemiyoruz.
Ahilikte “pabucunu dama atmak” diye bir deyim vardı. Kalitesiz iş yapanın pabucu dama atılır, yani itibarı zedelenirdi. Bugün ise kalitesizlik çoğu zaman cezasız kalıyor, hatta bazen ödüllendiriliyor. Tarifi mümkün olmayan bir garametin içerisinde debelenmekteyiz...
İşte bu yüzden mesele sadece geçmişi anlatmak değil… Mesele, geçmişten utanmadan ders almak.
Ahilik bize şunu söylüyor:
“İnsanı kaybettiğinde, sistem içinde kazanan olsan ne olur ?”
Bugün kurduğumuz ekonomik düzenler büyüyor olabilir. Ama insan küçülüyorsa, o büyümenin bir kıymeti olmasa gerek. Hatta küçülen insan ve insanlığın üzerine basarak yükselen, büyüyen, zenginleşen, semiren tek bir kitle var...
Belki de yeniden sormamız gereken soru şu;
Biz zenginleşiyor muyuz, yoksa sadece maddenin gölgesinde eriyor muyuz?
Ahilik, bu toprakların atalarımızın lisanı ve alın teri ile bize bıraktığı en büyük miraslardan biridir. Ve bu miras, sadece tarih kitaplarında durmak için değil; bugünü düzeltmek için vardır. Ne vakit kendi mirasımıza sahip çıktığımızda; yaralarımızı yine kendi öz benliğimizden devşirdiğimiz devalar ile şifalanacağımızı anlamalıyız artık. Ancak bu şekilde kaybettiğimiz yolu ve istikameti yeniden elde edeceğimize canı gönülden inanmaktayım.
Çünkü unutmayalım…
Bir toplumun gerçek zenginliği, kasasındaki para değil; vicdanındaki ahlaktır.
Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU