ÜZERİMİZE İDAM GÖLGESİ DÜŞTÜ!

 

Bazı yasalar vardır; düzen kurmak için çıkarılır. Bazı yasalar vardır; korkuyu yönetmek için. Bir de öyle yasalar vardır ki… doğrudan insanı hedef alır.

İsrail parlamentosunun Filistinli esirler için idam cezasını öngören düzenlemeyi kabul etmesi, tam olarak böyledir. Bu yasa! Uluslararası hukukun en temel ilkelerine açık bir meydan okumadır. Bu yasa, bir halkı topyekûn hedef almakta ve “adalet” adı altında siyasallaştırılmış bir infaz mekanizması kurmaktadır.

Bugün kendisini “insan haklarının savunucusu” olarak konumlandıran uluslararası yapılar, yaşananlar karşısında sadece temkinli açıklamalar yapmakla yetiniyor. Avrupa Birliği “geri çekilin” çağrısında bulunuyor, Birleşmiş Milletler ise “kabul edilemez” diyerek tepki gösteriyor..! Ancak, kimse bu sözlerin ötesine geçen, bu açık hukuksuzluğu gerçekten durdurabilecek somut bir irade ortaya koymuyor, koyamıyor.

Çünkü mesele hukuk değil, güç meselesidir.

Bugün, bu katliamın karşısında duramayanlar, sessizliği tercih ederek aynı zamanda modern dünyada “kimin yaşayıp kimin öleceğine” karar verme hakkını siyonistlerin eline vermiş ve onların bu zalimliklerini destekleyerek  güçlendirmiş oluyorlar. 
Eğer bir devlet, işgal altında tuttuğu bir halk için özel bir idam rejimi kurabiliyorsa, bu yalnızca o coğrafyanın değil, tüm insanlığın meselesidir.

Dünya buna sessiz kalıyor.
Ve sessizlik, suç ortaklığıdır.

Çünkü mesele sadece “ceza” değildir. Mesele, kimin insan sayıldığıdır.

Gazze’ye baktığımızda bunu daha net görüyoruz. Yıllardır abluka altında yaşayan, nefes almak için bile izin bekleyen bir coğrafyada, insanlar sadece bombalarla değil, sistematik bir çaresizlikle sınanıyor. Elektriğin saatlerle verildiği, suyun kirli akıtıldığı, çocukların gökyüzünü uçurtma ile değil, insansız hava araçlarının sesiyle tanıdığı bir yer burası.

Ve şimdi…O coğrafyanın insanlarına, esir düştüklerinde “yaşam hakkı” bile görülmüyor.

Bu nasıl bir eşiktir?

Bir insanı özgürlüğünden mahrum bırakmak zaten başlı başına ağır bir durumken, şimdi buna bir de yasa ile “öldürme yetkisi” ekleniyor. Üstelik bu, işgalin gölgesinde, eşit olmayan koşullarda yakalanmış insanlar için uygulanacak.
Yani mazlumlar için…

Filistinli esirler, yıllardır ailelerinden koparılmış, çocuklukları demir parmaklıklar arasında geçmiş gençler… Yargı süreçleri yok, savunma hakları tanınmamış, neyle suçlandıklarını bile tam olarak bilmeyen insanlar…

Şimdi bu insanların üzerine bir de idam gölgesi düşüyor.

Bir annenin, oğlunun sadece tutuklu olduğunu değil, idam edilebileceğini bilmesi… Bir çocuğun, babasının bir gün serbest kalacağı umudunu değil, ölüm haberini beklemesi…

Ve dünya bu tabloya bakıyor; Sessizce…

Bugün Filistinli esirler üzerinden kurulan bu düzen, aslında çok daha büyük bir tehlikenin habercisi. Eğer bir devlet, işgal altında tuttuğu bir halk için özel bir idam rejimi oluşturabiliyorsa ve bu durum uluslararası düzeyde ciddi bir yaptırımla karşılaşmıyorsa… bu, yeni bir normun başlangıcıdır.

Ve en tehlikeli şey de budur: Zulmün sıradanlaşması.

Gazze’de bir çocuğun ölümü “alışılmış bir haber” haline geldiğinde, bir annenin feryadı “arka plan sesi”ne dönüştüğünde, bir esirin idamı “güvenlik politikası” olarak sunulduğunda…

İşte insanlık, böylece kendi vicdanını kaybetmeye başlar.

Asıl mesele, dünyanın neresinde olursa olsun, bir insanın yaşam hakkının pazarlık konusu yapılıp yapılamayacağıdır. Bugün buna sessiz kalanlar, yarın benzer bir hukuksuzlukla karşılaştıklarında söyleyecek söz bulamayacaklar.

Çünkü adalet, seçilerek uygulanamaz. Ya herkes için vardır, ya da hiç kimse için yoktur.
Bir de Allah’ın adaleti…

Bugün Gazze’de, hapishanelerde, kontrol noktalarında yaşananlar; bir coğrafyanın hikâyesi değil, insanlığın kendine yazdığı bir nottur.

Ve o notta şu yazıyor:

“Biz gördük. Ama durdurmadık.”