Sessizliğin Gölgesinde Kalan Vicdan: Tuana Üzerinden Siyasetin Samimiyet Sınavı
.
Okan Geçgel
Türkiye’de siyaset uzun zamandır sadece ideolojik ayrışmalar üzerinden değil, aynı zamanda ahlaki tutarlılık üzerinden de tartışılıyor. Özellikle “kadın hakları” gibi son derece hassas ve evrensel bir mesele söz konusu olduğunda, siyasi aktörlerin ortaya koyduğu tavırların samimiyeti daha da fazla sorgulanır hale geliyor. Çünkü bu mesele, günlük siyasetin ötesinde, vicdanın, adaletin ve insanlığın sınandığı bir alandır.
Son günlerde kamuoyuna yansıyan olaylar ise bu açıdan ciddi bir çelişkiyi gözler önüne seriyor. CHP’nin yıllardır “kadın hakları savunuculuğu” üzerinden kurduğu söylemin, somut bir vakada nasıl sınandığı ve bu sınavdan nasıl bir sonuç çıktığı, toplumun geniş kesimleri tarafından dikkatle izleniyor.
Giresun’un Görele ilçesinde yaşanan ve kamuoyuna yansıyan iddialar, sadece bir adli vaka olmanın ötesinde, siyasi ve toplumsal bir turnusol kağıdı işlevi gördü. İddialara göre CHP’li bir belediye başkanının, henüz 16 yaşında bir çocuğa yönelik taciz suçlamasıyla gözaltına alınması ve ardından yaşanan süreç, kamu vicdanını derinden yaraladı. Daha da çarpıcı olan ise, bu iddiaların gölgesinde hayatını kaybeden genç bir çocuğun ardından ortaya konulan siyasi tutum oldu.
Burada asıl tartışılması gereken nokta şudur: Kadın hakları söz konusu olduğunda sürekli en ön safta yer aldığını iddia eden bir siyasi yapı, neden böyle bir olay karşısında aynı refleksi göstermedi?
Yıllardır sokaklarda, meydanlarda, sosyal medyada “kadın hakları”, “kadına şiddete hayır” gibi sloganlarla gündeme gelen bazı isimlerin, bu olay karşısında sessiz kalması, toplumda ciddi bir güven erozyonuna yol açmaktadır. Çünkü mesele sadece bir siyasi parti meselesi değil; mesele, bir çocuğun uğradığı iddia edilen haksızlık ve ardından yaşanan trajedidir.
Daha da dikkat çekici olan, bazı siyasi figürlerin mağdurun yanında durmak yerine, adı iddialara karışan kişiye destek vermeyi tercih etmesidir. Adliye koridorlarında verilen destek görüntüleri, kamuoyunda “öncelik ne?” sorusunu gündeme taşımıştır. Eğer bir siyasi hareket gerçekten kadın ve çocuk haklarını savunuyorsa, bu savunuculuğun kişinin kimliğine, siyasi aidiyetine ya da makamına göre değişmemesi gerekir.
Bu noktada ortaya çıkan tablo, maalesef çifte standart tartışmalarını güçlendirmektedir. Çünkü benzer iddialar farklı bir siyasi kesimle ilişkilendirildiğinde çok daha sert tepkiler verildiği, protestolar düzenlendiği ve günlerce gündem oluşturulduğu hafızalardadır. Ancak söz konusu olayda aynı hassasiyetin gösterilmemesi, “seçici duyarlılık” eleştirilerini beraberinde getirmiştir.
Bir diğer önemli husus ise, yolsuzluk ve rüşvet iddiaları karşısında kullanılan dil ile bu tür hassas konular karşısındaki tutum arasındaki farktır. Siyasi söylemde sıkça dile getirilen “kumpas”, “siyasi operasyon” gibi ifadeler, ciddi iddiaların üzerini örtme çabası olarak değerlendirildiğinde, kamuoyunun güveni daha da zedelenmektedir. Çünkü toplum artık sadece sözlere değil, davranışlara bakmaktadır.
Kadın ve çocuk hakları savunuculuğu, sadece belirli günlerde yapılan açıklamalarla ya da sosyal medya paylaşımlarıyla sınırlı bir alan değildir. Bu savunuculuk, en zor anlarda, en tartışmalı durumlarda dahi ilkeli bir duruş sergilemeyi gerektirir. Eğer bu ilke, siyasi hesaplara kurban ediliyorsa, ortada gerçek bir savunuculuktan söz etmek mümkün değildir.
Bu noktada altı özellikle çizilmesi gereken bir gerçek daha vardır: Ortada sıradan bir tartışma ya da siyasi polemik değil, henüz 16 yaşında bir çocuğun adı geçmektedir. Taciz iddialarının muhatabı olan kişi bir “genç kız”dan da öte, hukuken ve vicdanen korunması gereken bir çocuktur. Böylesine hassas bir durumda, olayın ardından yaşanan şüpheli trafik kazasıyla hayatını kaybetmesi ise meselenin ağırlığını katbekat artırmaktadır.
Tam da bu nedenle, bir belediye başkanının isminin bu tür iddialarla anılması karşısında gösterilmesi gereken refleks; savunma, sessizlik ya da görmezden gelme değil, açık ve net bir şekilde hakikatin ortaya çıkarılmasını talep etmek olmalıdır. Ancak gelinen noktada, ilgili siyasi partinin özellikle kadın kolları başta olmak üzere birçok temsilcisinin sessiz kalmayı tercih etmesi, kamu vicdanında derin bir rahatsızlık oluşturmuştur.
Kadın ve çocuk hakları konusunda en yüksek perdeden söylemler geliştiren yapıların, böylesine ağır bir iddia karşısında suskun kalması kabul edilebilir değildir. Çünkü burada mesele artık siyasi aidiyetlerin çok ötesindedir. Burada mesele, korunması gereken bir çocuğun maruz kaldığı iddialar ve ardından gelen trajik bir ölümün aydınlatılmasıdır.
Sessizlik, kimi zaman en güçlü tepki olarak yorumlanabilir; ancak böylesi durumlarda sessizlik, adalet arayışının önünde bir engel, hatta dolaylı bir kabulleniş olarak algılanır. Bu nedenle, kimden gelirse gelsin, hangi makamda olursa olsun, böylesi iddialar karşısında susmak değil konuşmak, geri durmak değil tavır almak gerekir.
Sonuç olarak; Türkiye’de kadın ve çocuk hakları konusunda samimiyet testi tam da bu tür olaylarda verilmektedir. Eğer bir duruş gerçekten ilkeliyse, bu ilke herkes için geçerli olmalıdır. Aksi halde ortaya çıkan tablo, savunulan değerlerin değil, siyasi hesapların belirleyici olduğunu gösterir ki bu da toplumsal güveni derinden sarsar.
Unutulmamalıdır ki bir çocuğun sesi duyulmadığında, aslında toplumun vicdanı susturulmuş olur. Ve vicdanın sustuğu yerde, hiçbir söylem, hiçbir iddia, hiçbir savunma gerçek anlamda karşılık bulmaz.
Kalın Sağlıcakla…
Okan GEÇGEL