“ EĞİTİMDE BAĞIMSIZLIK MI, ZİHİNSEL ESARET Mİ ? “
.
Sömürgecilik dendiğinde çoğumuzun aklına haritalar, işgal orduları, sömürülen madenler ve yağmalanan topraklar gelir. Oysa asıl sömürge, çoğu zaman sessizdir; sınır tanımaz, bayrak taşımaz ve tankla tüfekle gelmez. Zihne yerleşir, dile sızar, bilgi diye öğretilir, daha acısı ise sosyal kültüre ve yaşam şekline, hayat felsefesine dönüşür. En tehlikeli hali de budur.
Bugün sömürgecilik resmî olarak bitmiş gibi anlatılır. Oysa gerçek şu ki; sömürgecilik yalnızca biçim değiştirerek yıllar içerisinde ziyadesi ile profesyonelleşti. Artık toprakları değil, hakikati taşıyan gönülleri işgal ediyor. Artık bedenleri değil, zihinleri yönetiyor. Ve bu düzenin en güçlü, kültürel ve ideolojik beyin yıkama argümanından biri hâlâ eğitim sistemidir.
Yüzyıllar önce Batı merkezli olarak inşa edilen bilgi düzeni, insanlığı “modern” ve “geri kalmış” diye ikiye ayırdı. Kimin bilgisi “bilim”, kimininki “yerel halk derlemesi” sayılacak buna karar verdi. Kimin tarihi “evrensel” , kimininki “yerel” olarak etiketlenecek bunu belirledi. Bu ayrım, sadece akademik bir tercih değildi; doğrudan politikti. Çünkü bilgi, iktidarın en rafine hâliydi ve bunu çok net biliyorlardı...
Bugün birçok ülkede çocuklar, kendi toplumlarının tarihini tali bir başlık olarak öğrenirken, Batı’nın deneyimleri “insanlık tarihi” adı altında evrenselleştiriliyor. Bu, masum bir müfredat tercihi değil; sistematik bir zihinsel yönlendirmedir. Eğitim, bireyi özgürleştirmek yerine, çoğu zaman onu kendi köklerinden koparan bir araca dönüşüyor.
Asıl tehlike de burada başlıyor: İnsan, kendine yabancılaştığında başkasının aynasında var olmaya çalışır. Kendi hikâyesini değersiz, başkasının hikâyesini üstün görür. İşte sömürgeciliğin en kalıcı zaferi budur: Rızayla kurulan tahakküm.
Eğitim sistemleri, bu zihinsel sömürgeyi yeniden üretirken toplumsal eşitsizlikleri de derinleştiriyor. “Başarılı” olanlar merkeze yaklaşıyor, “uyum sağlayamayanlar” ise sistem dışına itiliyor. Böylece eğitim, eşitleyen değil; ayrıştıran bir mekanizmaya dönüşüyor. Kültürel farklılıklar zenginlik değil, sorun olarak görülüyor. Manevi değerler geri kalmışlıkla eş tutuluyor.
Bugün 21. yüzyılın ortasına yaklaşırken dünya ciddi bir krizle karşı karşıya. Küresel eşitsizlikler büyüyor, kültürel çatışmalar derinleşiyor, genç kuşaklar kimlik bunalımı yaşıyor. Uzmanlar, akademisyenler ve düşünürler artık açıkça şunu söylüyor: Bu kriz, yalnızca ekonomik ya da politik değil; epistemik, yani bilgi temelli bir krizdir.
Bugün gençlerimiz ciddi bir kimlik bunalımı yaşıyor. Bir yandan küresel kültürünü dayattığı tüketici bireyci ve köksüz bir yaşam tarzı; diğer yandan aidiyet arayışı. Eğitim sistemi bu gerilimi çözmek yerine çoğu zaman derinleştiriyor. Genç kendi toplumuna yabancılaşıyor ama küresel merkeze de tam olarak ait olamıyor arada kalmışlık özgüven kaybı ve yönsüzlük üretiyor.
Yerli ve milli bir eğitim modeli, bu kırılmayı onarmak zorundadır. Bu geçmişe saplanmak değil geçmişten güç alarak geleceği kurmaktır. Kendi düşünürlerini kendi bilim insanlarına kendi medeniyet tecrübelerini görünür kılmayan bir eğitim sistemi güçlü bireyler yetiştiremez. Çünkü insan kendini tanımadan dünyayla sağlıklı bir ilişki kuramaz.
Bu model aynı zamanda epistemik adalet meselesidir. Yani bilginin adil dağıtımı.. Hangi bbilginin”bilim”, hangisinin “yerel anlatı” sayılacağına tek bir merkez karar veremez. Yerli bilgi, halkın deneyimi, kadim birikimler; modern bilimin alternatifi değil, onun tamamlayıcısıdır. Eğitim sistemi bu adil çoğunluğu kurabildiği ölçüde insanîdir.
Elbette yerli ve milli eğitim modeli dünyaya da kapanmak anlamına gelmez. Tam tersine özgüveni yüksek toplumlar, dünyaya daha açık olur. Kendi ayakları üzerinde millî asaletlerini koruyarak duranlar , başkalarıyla eşit ilişki kurabilme kabiliyetine daha ziyade sahip olurlar. Taklit edenler değil, bilakis üretenler küresel özne haline gelir.
Bugün ihtiyacımız olan şey; sınav odaklı, ezberci, rekabetçi bir eğitim değil. İhtiyacımız olan; düşünen, sorgulayan, ahlaki sorumluluk taşıyan, kültürüyle barışık bireyler yetiştiren bir anlayıştır. Eğitim insanın sadece “iş gücü” olarak değil, bir medeniyet taşıyıcısı olarak görmelidir. Yerli ve millî eğitim modeli tam da bu yüzden bir tercih değil; tarihsel bir zorunluluktur.
Çünkü eğitim; ya bir milleti ayağa kaldırır...
Ya da onu başkalarının hikayesinde figüran yapar.
İşte tam bu noktada “eğitimde dekolonizasyon” bir slogan değil, bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Dekolonizasyon; yalnızca geçmişle hesaplaşmak değil, bugünü onarmak ve geleceği yeniden kurmaktır. Kendi tarihsel deneyimlerimizden, kültürel hafızamızdan ve yerel bilgi birikimimizden beslenen özgün eğitim modelleri geliştirmeden bu döngüyü kırmak mümkün değildir.
Aksi hâlde eğitim; hakikati arayan bireyler yetiştirmek yerine, köksüz kimlikler ve kırılgan toplumlar üretmeye devam eder. Bu da kişisel yabancılaşmaların, medeniyetler arası çatışma söylemlerine dönüştüğü karanlık bir distopyayı beraberinde getirir.
Dekolonize edilmiş bir eğitim anlayışı ise epistemik adaleti merkeze alır. Hiçbir bilginin mutlak üstün olmadığını kabul eder. Kültürel ve manevi duyarlılığı dışlamaz, aksine onu insan olmanın asli bir parçası olarak görür. Böyle bir eğitim, farklılıkları tehdit değil imkân olarak okur.
Eğer sömürgeciliği gerçekten geride bırakmak istiyorsak, yalnızca politik bağımsızlıkla yetinemeyiz. Düşünce dünyamızı, eğitim yapılarımızı ve ekonomik ilişkilerimizi de özgürleştirmek zorundayız. Bu, romantik bir ideal değil; daha adil, eşit ve sürdürülebilir bir gelecek kurmanın ön şartıdır.
Çünkü eğitim, ya insanı özgürleştirir…
Ya da; özüne olan cehaletini pekiştirir...
Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU