ÇANAKKALE; VATAN SEVDASI İLE AHLAK UĞRUNA KAZANILAN ZAFER
.
Çanakkale, sadece toprağın kanla karıştığı bir coğrafya değil; bir milletin haysiyet, iffet ve fedakarlık sınavından geçtiği mukaddes bir mizandır. O gün siperlerde yankılanan ses, sadece merminin vızıltısı değil, bir medeniyetin namusunu koruma çığlığıydı. Mehmetçik sırtında taşıdığı mermiyi sadece namlu'ya sürmek için değil nesli'nin geleceğini ve ahlâkını lekesiz tutmak için omuzlamıştı.
Bugünün dünyasına baktığımızda ise, o günkü maddi imkansızlıkların yerini derin bir manevi boşluğun ve ahlaki aşınmanın aldığını görüyoruz. Çanakkale'nin o pak ve Nezih ruhu, yerini hızla tükenen bencil ve değerlerinden kopuk bir anlayışa bırakıyor. Ecdadın ”vatan” diyerek can verdiği topraklarda bugün “ben” merkezli haz ve tüketim kültürünün getirdiği yozlaşma, o günkü düşman topraklarından daha büyük bir tehdit oluşturuyor.
Özellikle sosyal medya ve medya yayın organlarında, ekranlara baktığınızda, size sadece bir hikâye anlatılmıyor; size bir hayat biçimi, bir ilişki modeli, bir ahlak anlayışı empoze ediliyor. Üstelik bu, öyle açık açık değil… Sinsi, yumuşak ve alıştıra alıştıra yapılıyor. Çarpık ilişkiler, gayri ahlâki senaryolar, normalleştirilmiş ihanetler… Hepsi “kurgu” ambalajıyla toplumun önüne servis ediliyor.
Ve biz farkında olmadan bu ambalajı açıyoruz. Evimizin baş köşesinde yerleştirdiğimiz cephaneliği evlatlarımızın ve mahremimizin körpe dimağlarına enjekte etmesine izin veriyoruz
Oysa biraz durup düşünmek gerekmiyor mu?
Şunu net bir şekilde hem anlamalı hem de kabullenmeliyiz ki; “Çanakkale” sadece bir savaş değildi.
Çanakkale, bir milletin kendi varlığını neyin üzerine kurduğunun ve yine ne düştüğü buhrandan ne ile doğrulacağının ayağa kalkacağının cihana delilleri ile ispatlayarak gösterdiği bir imtihandı. O topraklarda sadece bedenler değil; haysiyet, iffet,namus ve kutsallarımızın mahremiyeti de savunuldu. Siperlerde yankılanan ses, sadece mermilerin sesi değildi. Allah Allah ve tekbir nidalarına karışan o sesler, bir medeniyetin “isterseniz tüm dünyayı karşıma düşman olarak dizseniz de, ben yine tek vücut buradayım ve değerlerimi koruyacağım” haykırışıydı.
Mehmetçik, omzuna aldığı mermiyi sadece düşmana atmak için taşımıyordu. O mermi; bir neslin temiz kalması, bir toplumun ahlâkını yitirmemesi, bir milletin onur ve haysiyetini, kimlik ve tarihi şahsiyetini kaybetmemesi içindi.
Bugüne geldiğimizde ise tablo çok daha sarsıcı.
O günün düşman ordusu karşısındaki maddi yoklukları, bugün yerini bambaşka bir eksikliğe bıraktı.
Derin bir manevi yokluğa ve boşluğa bıraktı.
Artık tanklar yok belki ama zihinler kuşatma altında.
Düşman gemilerinin ve askerlerinin top ve tüfekleri mevzilerimizi hedef almıyor ama; kutsal değerlerimiz ve mahremimiz olan aile hayatımız hedefte.
Ve en tehlikelisi şu ki, bugünün saldırıları soyut bir şekilde sinsice ve sistematik görünmez bir halde icra ediliyor.
Aile yapımızın mahremiyeti ve ahlâki kriterleri, çocuklarımızın körpe dimağları, gençlerimizin milli ve manevi değerleri … Hepsi yoğun bir bombardıman altında. Ama bu bombardıman bombalarla, kurşunlarla değil; kavramlarla ve sloganlaştırılan sosyal içeriklerle yapılıyor. Dizilerle, sosyal medya ile, sözde “özgürlük” adı altında pazarlanan yozlaşmış yaşam biçimleriyle toplum yapısına servis ediliyor…
Unutmayalım ki, her savaş silahla yapılmaz. Bazı savaşlar vardır ki, bir toplumun ruhunu, aklını ve kalbini , yani şuur, bilinç ve algısını hedef alır.
Ahlâkını çökertir.
Değerlerinin, kavram ve kelimelerin içini ve içeriğini değiştirip boşaltarak aşındırıp yok ederler. Lâkin yok olan, yüce bir şahsiyete sahip olan milletin cihana hükmettiği manevi yol haritasının elinden alınmasıdır.
Ve en sonunda, o toplumu kendi içinde yok eder, hiç eder. Kimliksiz, şahsiyetsiz, köksüz ve rotasız bırakır.
Bugün tam olarak bunu yaşıyoruz.
Aile kurumu, devletin çekirdeğidir. Eğer o çekirdek zarar görürse, geriye kendini yenileyemeyen, güç kaybeden bir devlet yapısı kalır. Ki bu ise devletimiz için bir bekâ meselesidir. Dizilerde normalleştirilen ihanetler, evlilik dışı ilişkiler, saygının ve sadakatin değersizleştirilmesi… Bunlar sadece birer sahne değil; toplum mühendisliğinin parçalarıdır.
Daha da düşündürücü olan ise şu:
Bu içerikler artık sadece bizi etkilemiyor.
Uluslararası bir mesele haline gelmiş durumda.
Bazı ülkeler Türk dizilerini yasaklama yoluna gidiyor. Çünkü o diziler, sadece hikâye anlatmıyor; bir toplumun zayıf yönlerini dış dünyaya servis ediyor. Ve bu durum, kültürel bir erozyonu küresel bir probleme dönüştürüyor.
Peki çözüm ne?
Çözüm, geçmişe öykünmek değil; geçmişin ruhunu anlamaktır.
Çanakkale’nin özü “ vatan ve kutsallarımız “ uğruna diğerkâmlıktır.
Yani “önce ben” değil, “önce biz” diyebilmektir.
Bugün kaybettiğimiz şey tam olarak bu.
Eğer bizler, o siperlerde birbirine sarılarak şehadete yürüyen gençlerin ruhunu anlayamazsak; sadece topraklarımızı değil, o toprakları vatan yapan değerleri de kaybederiz.
Zafer, sadece kazanılan savaş değildir.
Zafer, korunan ahlaktır.
Zafer, kirletilmeyen iffettir.
Bugün yeniden bir diriliş istiyorsak, bu teknolojiyle, ekonomiyle ya da sadece fiziki kalkınmayla olmaz. Bu ancak ahlaki bir yeniden inşa ile mümkündür.
Ekranlardan başlayan, aileye uzanan, bireyin kalbine dokunan bir diriliş…
Çünkü unutmayalım:
Bir toplum, önce değerlerini kaybeder…
Sonra her şeyini.
Bugünün modern dünyasında yeniden bir Diriliş bekliyorsak bu ancak çanakkale'deki o sarsılmaz ahlak kalesine geri dönmekle mümkündür.
Sosyolog Berrin YAĞLIOĞLU