Orta Doğu’da Büyük Satranç
.
Orta Doğu’da yükselen İran ile ABD-İsrail arasındaki ateş hattını devletlerin karşı karşıya gelişi olarak okumak, meselenin asıl boyutunu görmemek olur. Çünkü İran, bu denklemin içinde yalnızca bir ülke değil; yıllar içinde kurduğu geniş etki ağıyla bölgesel bir güç sistemidir.
Bugün İran’ın etkisinin sadece kendi sınırlarıyla sınırlı olmadığını biliyoruz. Lübnan’da Hizbullah, Gazze’de İslami Cihad, Yemen’de Husiler ve Irak ile Suriye’de faaliyet gösteren Şii milis gruplar üzerinden İran, İsrail’i çevreleyen geniş bir vekil güç hattı oluşturmuş durumda. Bu nedenle ABD ve İsrail açısından mesele, bu bölgesel ağın kırılmasıdır.
Bu çerçevede Washington ve Tel Aviv’in temel stratejik hedefleri;
İlk olarak İran’ın nükleer kapasitesini sınırlamak ya da tamamen ortadan kaldırmaktır. İran’ın nükleer silah eşiğine yaklaşması, varoluşsal bir tehdit olarak görülmektedir.
İkinci hedef ise İran’ın yıllardır kurduğu vekil güç ağını zayıflatmaktır. Hizbullah başta olmak üzere İran’a yakın örgütlerin askeri kapasitesinin kırılması, İsrail’in güvenlik stratejisinin merkezinde yer alıyor.
Üçüncü hedef, Orta Doğu’da yeni bir güvenlik mimarisi kurmak. ABD uzun süredir İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında NATO benzeri bir güvenlik hattı oluşturma arayışında.
Dördüncü ve belki de en kritik hedef ise enerji ve ticaret koridorlarının kontrolüdür. Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı, Doğu Akdeniz enerji hattı ve Hindistan-Orta Doğu-Avrupa ticaret koridoru gibi stratejik güzergâhlar, küresel güç rekabetinin merkezinde yer alıyor.
Bu gerilimin nereye evrileceği ise birkaç farklı senaryoya bağlı.
En tehlikeli senaryo büyük bir bölgesel savaştır. Eğer Hizbullah da tam kapasiteyle savaşa dahil olursa, İsrail ile Lübnan arasındaki cephe genişler; İran-Lübnan ve İsrail-ABD denkleminde Ortadoğu yeniden yangın yerine dönebilir. Böyle bir tablo sadece bölgeyi değil, küresel ekonomiyi de derinden sarsacaktır. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması, petrol fiyatlarında büyük bir sıçramaya ve dünya ekonomisinde ciddi bir krize yol açabilir.
Bir diğer senaryo ise doğrudan askeri bir savaş yerine İran rejimini zayıflatmaya yönelik uzun vadeli bir stratejidir. Ekonomik baskılar, siber operasyonlar ve iç siyasi kırılmalar üzerinden yürütülebilecek bu model, bazı Batılı stratejistler tarafından sıkça dile getirilmektedir.
Peki bu denklemde Türkiye nerede duruyor?
Türkiye, bu krizde son derece kritik ama aynı zamanda hassas bir pozisyonda bulunuyor. Ankara’nın üç temel önceliği var.
Birincisi, bölgesel savaşın büyümemesi. Çünkü geniş çaplı bir çatışma Suriye’yi yeniden istikrarsızlaştırabilir, PKK/YPG gibi örgütlerin alan kazanmasına yol açabilir ve yeni göç dalgalarını tetikleyebilir.
İkincisi, enerji ve ticaret hatlarının güvenliğinin korunmasıdır. Türkiye bugün Orta Koridor, Kalkınma Yolu ve Doğu Akdeniz enerji dengesi gibi önemli projelerin merkezinde yer alıyor.
Üçüncüsü ise diplomatik dengeyi korumaktır. Türkiye aynı anda NATO üyesi, Rusya ile diyalog halinde olan, İran ile komşuluk ilişkisi bulunan ve İsrail ile diplomatik kanallarını açık tutmaya çalışan bir ülke. Bu nedenle Ankara’nın en muhtemel stratejisi doğrudan askeri bir taraf olmak değil, denge politikasını sürdürerek diplomatik rolünü güçlendirmek olacaktır.
Bu kriz yalnızca bölgesel aktörleri değil, küresel güçleri de yakından ilgilendiriyor.
Rusya, Ukrayna savaşı nedeniyle doğrudan sahaya inmek istemese de İran’a diplomatik destek, istihbarat ve bazı savunma teknolojileri sağlayabilir. Moskova için asıl mesele, ABD’nin Orta Doğu’daki etkisinin daha fazla artmasını engellemektir.
Çin ise bu denklemde farklı bir önceliğe sahip: enerji güvenliği. Çin’in petrol ihtiyacının büyük bölümü Körfez bölgesinden karşılanıyor. Bu nedenle Pekin yönetimi bölgedeki gerilimin büyümesini istemez ve diplomatik çözüm yollarını destekler. Çin’in İran ile imzaladığı uzun vadeli stratejik anlaşma da bu ilişkinin önemini gösteriyor.
Bütün bu tabloya daha geniş açıdan bakıldığında aslında ortaya çıkan gerçek şudur: Orta Doğu’daki bu kriz yalnızca İran ile İsrail arasında yaşanan bir gerilim değildir. Bu kriz aynı zamanda küresel güç rekabetinin Orta Doğu cephesidir.
Bir tarafta ABD, İsrail ve Batı bloğu bulunurken; diğer tarafta etkili bir denge oluşturan İran, Rusya ve Çin hattı yer alıyor.
Kısa vadede en olası tablo ise kontrollü ama uzun süreli bir gerilimdir. Vekil güçlerin devrede olduğu, büyük aktörlerin ise doğrudan savaşa girmekten kaçındığı bir denge.
Ancak Orta Doğu’nun tarihi bize şunu defalarca gösterdi: Bu coğrafyada dengeler bazen tek bir yanlış hamleyle değişir.
Ve bazen küçük bir kıvılcım, büyük bir fırtınanın başlangıcı olabilir.