BÖLGESEL SAVAŞIN GİZLİ ADRESİ TÜRKİYE Mİ?

Kimin savaşı, kimin hesabı?

Ortadoğu’da taşlar yerine bir türlü oturmuyor. Ve biz yine aynı soruyu soruyoruz: Bu ateş kimin ateşi?

İran’ın ideolojik refleksleriyle kendi halkını dahi bedel ödemeye mahkum eden yönetim anlayışı ve yıllardan beri İsrail’le olan gerilim bugün başka bir safhaya evriliyor.

Tahran yönetimi, devrim ihracı stratejisini yalnızca sınır ötesinde değil, kendi toplumunun sosyolojisini dönüştürme pahasına sürdürüyor. İdeoloji aklın önüne geçtiğinde en büyük bedeli halk öder. İran’da olan tam olarak budur.

Fakat mesele yalnızca İran-İsrail hattı değil, bu kaosun zamanlaması tesadüf mü?

Bildiğiniz üzere Türkiye, son dönemde bölgesel normalleşme hamleleriyle dikkatleri üzerine çekti. Körfez ülkeleriyle yeniden tesis edilen diplomasi, Mısır’la kurulan denge, Suriye dosyasında kontrollü temas, savunma sanayii alanında stratejik açılımlar… ve Ankara’nın birçok devletle aynı anda temasta olması.

Tam da bu denge zemini oluşmuşken bölgenin yeniden ateşe atılması, elbette bir stratejik okumayı gerektirir.

Ortadoğu’da krizler kendiliğinden büyümez. Her krizin bir mimarı, her çatışmanın bir jeopolitiği vardır.

İsrail ve İran’ın doğrudan ya da vekil unsurlar üzerinden tırmandırdığı her adım, bölgeyi iki kutuplu bir gerilim hattına zorluyor. Bu hat genişlediğinde, Türkiye gibi denge politikası izleyen aktörler ister istemez taraf olmaya zorlanır.

Bu zorlamanın arakasında iki temel senaryo okunabilir:

Ankara’nın denge ve arabuluculuk kapasitesini kırarak Türkiye’yi cepheye çekmek.

“Vadedilmiş topraklar” söylemi üzerinden daha büyük bir jeopolitik dalga oluşturarak bölgesel sınır ve harita tartışmalarını gündeme taşımak.

Türkiye artık 1990’ların edilgen aktörü değil. Savunma sanayii, insansız hava sistemleri, deniz gücü projeksiyonu ve diplomatik ağlarıyla hem sahada hem masada güçlü durumda.

Ancak bilinmeli ki Türkiye’nin en büyük gücü askeri kapasitesinden ziyade, denge kurabilme kabiliyetidir.

Ankara’nın bölgedeki tüm devletlerle aynı anda konuşabilmesinin, bazı güç merkezlerini rahatsız ettiği bir gerçek. Çünkü istikrarlı bir Türkiye, kriz üzerinden kurulan düzenleri bozar. Bu da “vadedilenlerin” emellerini ve ideolojilerini yıkar.

Bugün Türkiye için en kritik mesele şudur:

Provokasyonlara kapılmadan,

Mezhepsel eksenli tuzaklara düşmeden,

Kendi güvenlik doktrinini merkeze alarak hareket etmek. Ki, devletimiz kaos anında diplomatik stratejisini soğukkanlılıkla, doğru hamlelerle yürütüyor. Bu durum da günün sonunda, oyun kuranların planlarını boşa çıkarıyor.

Türkiye’nin çıkarı, bölgesel yangına odun taşımak değil, yangını kontrol altında tutmaktır.

İran yönetiminin ideolojik ajandası, İsrail’in uydurma doktrini ve Batı’nın bölgesel hesapları… bu üçgenin ortasında yine halklar var.

Gazze’de çocuklar, Tahran’da gençler, Şam’da yıkıntılar, Lübnan’da kırılgan bir ekonomi…

Bölge halkları artık bu ideolojilerden bıktı, ama maalesef bu ideolojiler insanların yakasını bırakmıyor.

Türkiye’nin önünde tarihi bir eşik var.

Ya bölgesel kaosun içine çekilmeye çalışan bir aktör olacak; ya da krizleri yöneten, denge kuran ve kendi milli çıkarlarını merkeze alan bir güç.

Bugün yapılması gereken hamasetten uzak, stratejik akılla hareket etmektir. Çünkü Ortadoğu’da duygusal refleksler değil, soğukkanlı zihinler ayakta kalır.

Ve unutulmamalı:

Bu coğrafyada savaş başlatmak kolaydır.

Asıl zor olan, savaşa girmeden güçlü kalabilmektir.