Epstein Dosyası: Batı’nın Ahlaki Çöküşü ve Sessiz Ortakları

 

Dünya bugün bir skandala değil, organize bir ahlaki çöküşe bakıyor.
Jeffrey Epstein dosyası; bireysel bir sapkınlığın, münferit bir suçlunun ya da “kontrolden çıkmış bir zenginin” hikâyesi değildir. Bu dosya, küresel elitlerin nasıl korunduğunu, suçun nasıl örtüldüğünü ve insanlığın nasıl susturulduğunu gösteren açık bir belgedir.

Ortaya saçılan bilgiler, tanıklıklar ve kamuoyuna yansıyan materyaller şunu söylüyor:
Bu kirli ağ, bir kişinin değil; bir sistemin ürünüdür.

Bugün Batı başkentlerinde demokrasi, insan hakları ve özgürlük dersleri verenler; aynı kararlılığı kendi içlerindeki bu çürümüşlüğe karşı göstermiyor. Daha açık söyleyelim:
Ses çıkarmayan herkes, bu suçun siyasi ortağıdır.

Özellikle Little Saint James merkezli iddialar, hukuken sonuçlanmayı beklese de, siyaseten çoktan hükmünü vermiştir. Çünkü mesele yalnızca “ne oldu?” sorusu değildir. Asıl soru şudur:
Kimler biliyordu ve neden sustu?

Batı kamuoyu hayvan hakları, çevre hassasiyeti ve bireysel özgürlükler konusunda son derece yüksek sesle konuşurken; konu çocuklara yönelik istismar iddialarına gelince derin bir sessizliğe gömülmüştür. Bu sessizlik tesadüf değildir.
Bu, çıkarla vicdan arasında yapılan bilinçli bir tercihtir.

Bazı görüntüler ve tanıklıklarda geçtiği iddia edilen bir çocuğun “anne” diye haykırışı, doğruysa eğer, modern çağın en ağır insanlık suçlarından biri ile karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Bu noktada şunu açıkça söylemek gerekir:
İspatlanmamış iddialar temkinle ele alınmalıdır; ancak soruşturulmayan iddialar, suçun üzerini örtme aracıdır.

Avrupa’da ve Amerika’da, bu dosyada adı geçen siyasetçiler, iş insanları ve kanaat önderleri neden hâlâ konfor alanlarında?
Neden istifa yok?
Neden açık ve bağımsız uluslararası bir yargılama yok?

Çünkü Batı sistemi, kendi elitini yargılamakta isteksiz, hatta korkaktır.

Türkiye açısından tablo nettir.
Bazı çevrelerin Cumhurbaşkanımızı bu dosyaya iliştirme hevesine kapılmamış olması bir “erdem” değil, gerçeğin doğal sonucudur. Türkiye’nin son yıllarda izlediği bağımsız dış politika çizgisi, bu tür karanlık ağlarla mesafesini zaten ortaya koymuştur.

Türkiye; göçmenleri, mültecileri ve savaş mağdurlarını yalnızca jeopolitik bir dosya olarak değil, insani bir sorumluluk olarak ele almıştır. Bu yaklaşım, küresel sistemin alaycı realizminden ayrılır.
Bu yüzden Türkiye, bu kirli dosyanın tarafı değil, karşıtıdır.

Tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Toplumlar, suç işlendiği için değil; suç normalleştirildiği için çöker.
Asıl tehlike, sapkınlığın varlığı değil; sapkınlığın korunmasıdır.

Bugün dünya, güç dengeleriyle değil; ahlaki cesaret eksikliğiyle yönetiliyor. Savaşlar, ambargolar ve diplomatik krizler manşetleri doldururken; kapalı kapılar ardında işlenen bu tür suçlar sistematik olarak bastırılıyor.

Bu dosya kapanmamalıdır.
Kapanırsa, yalnızca bir dava değil; insanlığın kalan son inandırıcılığı da kapanmış olur.

Uluslararası toplumun önünde artık net bir sorumluluk vardır:
    •    Bu ağın içinde kimlerin olduğu açıklanmalı,
    •    Mağdur çocuklara dair tüm bilgiler şeffaf biçimde ortaya konmalı,
    •    Gerekirse mağduriyet yaşayan çocukların aidiyet ve güvenlik hakları uluslararası hukuk çerçevesinde garanti altına alınmalıdır.

Türkiye’nin duruşu, mazlum coğrafyalar için bir referans olmaya devam edecektir. Çünkü gerçek liderlik; suçun karşısında sessiz kalmamak, bedeli ne olursa olsun hakikati talep etmektir.

Bugün dünya şunu bilmelidir:
Bu mesele unutulursa, yarın kimse kimseye insan hakları dersi veremez.