DAVUT KORİDORUNUN SONU VE KUDÜS’E GİDEN YOL
.
Suriye, tarihinin en dönüştürücü evrelerinden birinden geçiyor. On yılı aşan iç savaşın ardından sahada yaşananlar artık geçici dengelerle açıklanamayacak kadar derin. Bugün Suriye’de olan biten, yalnızca bir rejim–muhalefet meselesi değil; Ortadoğu’nun jeopolitik mimarisinin yeniden inşa sürecidir. Ve bu yeni sürecin merkezinde açık biçimde Türkiye yer almaktadır.
2025 yılı boyunca sahada adım adım ilerleyen Türk destekli Suriye Milli Ordusu ve yerel kabile güçleri, YPG/SDG unsurlarını Fırat’ın doğusundan sistematik biçimde geri püskürttü. Bu ilerleme aşiret dengelerini, sosyolojik kırılmaları ve uluslararası konjonktürü doğru okuyan uzun soluklu bir stratejinin ürünüdür. Nitekim geçtiğimiz günlerde yayımlanan haberlerde Deyrizor vilayetinin tamamen SDG’den arındırıldığı bilgisi, bu sürecin ulaştığı noktayı açıkça göstermiştir.
Sahadaki tablo uluslararası yayınlar tarafından da teyit edilmektedir. Rakka’ya giriş, kritik noktaların kontrol altına alınması, YPG/SDG merkezli yapının geri dönülmez bir çözülme sürecine girdiğini ortaya koymuştur. Burada asıl belirleyici unsur ise askeri güçten ziyade, yerel meşruiyetin el değiştirmesidir. Arap aşiretlerinin SDG’den kopuşu, bu yapının dayandığı zemini tamamen ortadan kaldırmıştır.
Mart 2025’te ilan edilen ve SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonunu öngören anlaşmanın akamete uğraması da bu kırılmanın önemli eşiklerinden biridir. Ankara’nın baskısıyla şekillenen bu süreç, YPG’nin silah bırakmayı reddetmesiyle fiilen donmuştur. Bu tutum, Türkiye açısından doğrudan ulusal güvenlik tehdidinin teyidi olarak okunmuştur. Ve bu teyit, sahadaki operasyonların hızlanmasına zemin hazırlamıştır.
Ancak sahadaki gelişmeleri yalnızca Suriye başlığıyla okumak büyük bir eksiklik olur. Çünkü bugün çöken bir terör yapılanması değil; yıllardır adım adım inşa edilmeye çalışılan “Davut Koridoru” hayalidir. İsrail merkezli bu strateji, Irak’tan Suriye’ye, oradan Akdeniz’e uzanan kesintisiz bir etki ve güvenlik hattı oluşturmayı hedefliyordu. PKK, PYD, SDG ve Peşmerge üzerinden yapılan yatırımlar da bu büyük projenin taşeron ayaklarıydı.
Bugün gelinen noktada bu hat parçalanmış, sürekliliğini yitirmiş ve sahada karşılık bulamaz hâle gelmiştir. Suriye’deki çözülme, Kuzey Irak’a sirayet etme potansiyeli taşırken; bu durum Davut Koridoru’nun coğrafi ve siyasi olarak sürdürülemez olduğunu net biçimde ortaya koymaktadır. ABD ve İsrail’in bölgeye dair uzun vadeli planlarının, yerel toplumsal gerçeklikle bir kez daha çatıştığı görülmektedir. Yani Washington merkezli planlar, sahadaki sosyolojik gerçekliği bir kez daha ıskaladı.
Bu gelişmelerin doğal sonucu olarak Kudüs meselesi yeniden hız kazanmıştır. İsrail’in bölgesel mutlakiyet iddiası zayıfladıkça, Kudüs’ün statüsü üzerindeki baskı da artmaktadır. Gazze, Batı Şeria ve Kudüs hattında yaşanan eş zamanlı gerilimler tesadüf değildir. Bölgedeki güç boşlukları, Filistin meselesini yeniden küresel vicdanın ve jeopolitiğin merkezine taşımaktadır.
Bugün artık Kudüs, bölgesel dönüşümün sembolik merkezidir. Suriye’de ve Irak’ta çöken her yapı, Kudüs üzerindeki statükoyu da sarsmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki süreçte sürpriz ve hızlı gelişmelere hazırlıklı olmak gerekir. Sahadaki dengeler, diplomatik masalardan çok daha hızlı değişmektedir.
Tam da bu noktada Türk devlet aklının farkı ortaya çıkmaktadır. Türkiye, meseleyi dar güvenlik başlıklarıyla ele almış olsaydı, bugün ince ve uzun soluklu başarı stratejisine şahitlik ediyor olamazdık; Türk devlet aklı süreci bölgesel bütünlük, tarihsel sorumluluk ve uzun vadeli istikrar perspektifiyle ele almaktadır. Bugün Suriye’de yaşanan çözülme, sabırla örülmüş stratejik bir planlamanın sonucudur; yeni bir düzenin doğuşudur.
Davut Koridoru hayali çökerken, Kudüs merkezli yeni bir safha hız kazanmaktadır. Ortadoğu’da eski senaryolar artık işlemiyor. Yeni bir dönem başlıyor ve bu dönemde oyunu kuranlar da, kurallar da değişiyor.