BIST1.083,83%-1.49
USD7.3853%0.64
EURO8,7498%0.86
ALTIN460,03%-0.21
Akit HaberYazarlarYaşar DeğirmenciCemaati anlamak ve değerlendirmek!

Cemaati anlamak ve değerlendirmek!

Yaşar Değirmenci

05 Temmuz 2020 09:20

İslam’ın cemaat modelinin, takvanın doğal bir uzantısı. Kur’an’da çok kez tekrarlanan “Takvalı olunuz” emrinin veya “takvaya eresiniz” fiilinin çoğul kalıbıyla gelmesi de manidar. Takvaya ermede cemaatin rolü, hep sanıldığından da önemli görünür. Sanki İslam cemaati içinde yaşayan bir şahsiyet, takvaya ermede, ferdiyeti (bireyselliği) tercih ederek yaşayan bir Müslüman’dan kat kat maddi/manevi daha avantajlıdır. Kıtalararası yolculuk yapacak kadar uzun soluklu uçuşlar gerçekleştiren göçmen kuşlar, ‘cemaat’ halinde yaşarlar. Bazı yalnız yaşayan kuşlar, daha güçlü olsalar bile, hiçbir zaman böyle bir ayrıcalığa sahip olamayacaklardır. Bu da, birlikten doğan gücün bireyden doğan güçten daha verimli ve bereketli olduğunun bir göstergesi. Bazı dualar da sosyal yapılır. (Yağmur duası, tevbe istiğfarlar, vs.) İslam’ın yayılış tarihi, başından beri, dost düşman herkesi kendisine hayran bırakmıştır. Çok kısa bir zaman diliminde üç kıtaya yayılan Muhammedi davetin yayılış hızının sırrını çözmek için, birçok oryantalist ter dökmüştür. Bu işin sırrı, yine bu davetin ‘cemaate’ verdiği önemde yatmaktadır. Bireycilik, vahşi kapitalizmin de, kutsal karşıtı sekülarizmin de, insanı her şeyin ölçütü kabul ederek onu haddini bilmez eden hümanizmin de temelinde yatan esas sebeptir.

İnsan; Güven tahtını kredi kartına terk etmeden, iman tahtını rasyonalizme terk edemezdi. Sonunda bireycilik şahsiyete, bencillik ben idrakine galip geldi. Benden ‘biz’e ulaşamayanların, benden bencilliğe ulaşmaktan başka çıkar yolları kalmamıştı. ‘Ben’den, ‘ben idrakine’, oradan da ‘biz’e ulaşanların oluşturduğu bir yapıya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır. ‘Ben’den önce ‘biz’ diyemeyecek miyiz?

Aidiyetimizin, mensubiyetimizin kaynağını karıştıramayız? Grup/fırka/cemaat veya camia, adı ne konursa konsun İslâm içinde kaldığı ifrat ve tefride düşmediği müddetçe ölçülüdür, dengelidir. Müslümanlar İslam’ı kimden öğrenmişlerse onun İslam anlayışını tevarüs ediyorlar. ‘İslâm okyanusunda (deryasında) bir damlayım’ yerine o damla okyanus yerine konmaz/konamaz.

Bugünkü İslam anlayışının hemen birçok rengi, İslam’ın ana renginden az ya da çok farklılıklar içeriyor. İslam, siyasette piramidik bir modele dönüştürüldü ve namazdaki gibi ‘saf modeli’ yerini üsttekilerin ayağını alttakilerin başı üzerinde durduğu ‘piramit modeline’ bıraktı. Müslümanlar, ahlâki hedefleri olan bir gelecek tasarımı yerine dünyevileşmeyi koydular. Bu iki alandaki çözülme, dini alanda da gerçekleşti ve din “Hıristiyanlaşma” ‘Ruhsuz’laşmaya maruz kaldı. Bugün Müslümanların hayallerini ‘iktidar’ ve ‘güç’ süslemektedir.

Peygamberimiz bir gruba (seriyye) askerî görev vermiş, başlarına da Abdullah b. Huzâfe’yi geçirmişti. Abdullah bir sebeple öfkelenmiş, emri altındakilere odun toplayıp yakmalarını, ateş olunca da içine girmelerini emretmişti. Emri alanlar tereddüt içinde kaldılar. Bir kısmı “Komutana (ülü’l-emre) itaat edilir” diye ateşe girmeye teşebbüs ediyorlar, bir kısmı ise “bu itaatin, buyruğun meşrû olmasına bağlı bulunduğunu” düşünerek onları engelliyorlar, “Biz ateşten kaçarak Peygamber’e katıldık” diyorlardı. Bu çekişme devam ederken ateş söndü, seferden dönünce durumu Resûlullah’a arz ettiler.

“Ateşe girseydiler kıyamete kadar ondan kurtulup çıkamazlardı. İtaat ancak meşrû emre olur” buyurdu. Peygamber Efendimiz’in yüksek ufkunu gösteren şu hadis-i şerif, bütün Müslümanlara eşsiz bir ahlâk ölçüsü takdim etmektedir.

“Hiçbiriniz; Ben insanlarla beraberim, eğer insanlar iyilik yaparlarsa ben de iyilik yaparım, kötü davranırlarsa ben de kötü davranırım. Diyen şahsiyetsiz kimselerden olmasın! Aksine insanlar iyilik yaparlarsa iyilik yapmak, kötü davranırlarsa haksızlık etmemek için nefsinizi terbiye edin.” Yine bir başka hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Cennet bahçelerine bakan köşkler gördüm ve Cebrail (as)’a:

“-Bunlar kimin içindir?” diye sordum. O da:

“-Her türlü kin, nefret ve öfkeyi bastırıp içine gömenlere ve insanların kusurlarını hoş görüp bağışlayanlaradır.”

Bireyde iman ne ise, toplumda itimat ve güven aynı şeydir. İmanını kaybeden bir fert nasıl direncini kaybederse, güven duygusunu kaybeden bir sosyal yapı da aynen öyle direncini kaybeder ve çöker. İslami yapılanmaların çimentosu güven ve itimattır. İslami yapılanmalar bir menfaat topluluğu olmadığı gibi, emir-komuta zincirine dayalı bir askeri hiyerarşi sayesinde de ayakta duramamaktadır. Söz konusu yapılanmalar, onları oluşturan şahsiyetlerin birbirlerine olan güveni sayesinde ayakta durmaktadırlar. Bu güven kaybolursa o İslami yapılanma dağılır. Kedisine açılan savaşa karşı müslüman bir şahsiyetin yapacağı en başarılı savunma İslam’a ve İslam cemaatine karşı güven tazelemektir. Müslüman şahsiyet, dünyevi bedel biçilemeyen insandır. Onun için alınıp satılamaz. İman onda emniyete, kulluk da hürriyete dönüşmüştür. Peygamberimiz “İmanlarınızı yenileyiniz” buyuruyordu. Bu Nebevi buyruğun sosyal plandaki karşılığı kesinlikle şudur: “Güveninizi tazeleyiniz!” Hata ve kusurları affetmenin de ötesinde, sulh, sükûn, dostluk ve kardeşliğin tesis edilebilmesi için kötülüğe dahi iyilikle muamele edebilmek, Peygamber Efendimizin alâmet-i fârikası idi. O’nun ümmeti olarak bizler de bu hasletlere sahip olmalıyız.

Biz farklıyız. Emaneti kabullenmişiz. Bunu bilmek, nefsini bilmektir. Nefsini bilen, Rabbini bilir; Rabbini bilen, haddini ve sorumluluğunu bilir; iradesiyle ve aklıyla Musahhar olmayı, karşılık beklemeden O’nun rızası için sevgiyle vermeyi ve paylaşmayı bilir. Değişmez ölçüler, değişim ölçülerinin hayatiyetidir. Değişim ölçüleri de değişmez ölçülerin süreklilik teminatıdır. Muhafazakâr olmadan değişimi savunmak yozlaştırır, değişimi reddederek muhafazakâr olmaya kalkışmak dondurur. Arada netice farkı yoktur, aynı akıbette buluşurlar; gerçek hayatın dışında kalmak.

Yaşar Değirmenci

Akit TV köşe yazarı