BIST1.519,25%9.5176
USD9.5059%-0.39
EURO11,0431%-0.26
ALTIN547,68%-0.41
Akit HaberYazarlarMuhammed Şevket GökşanAllah Tealaya İman ve O’nun Mahiyetini Kavrama

Allah Tealaya İman ve O’nun Mahiyetini Kavrama

Muhammed Şevket Gökşan

Abone OlGoogle News
07 Ağustos 2021 08:52

Bütünüyle benliğimizi sarıp sarmalayan modern çağın, kendi karakteristik özelliği ile zihinlerimizide sarıp sarmaladığı bir vakıa. Modern zihin kodları tarafından işlenmiş bir zihin dünyası ile hakikati kavramanın, yakalamanın ne kadar mümkün olduğu izahtan vareste bir durumdur. Zira modern kabulünistinatgâhı ile hakikatin alan ve sahası birbirinden farklı temellere oturmaktadır.

Modern insanın kabullerinde, bilimsellik, daha özelde aklîlik/rasyonalite öne çıkarken hakikatin alan ve sahası akli olmaktan çok ötebir durumdur. İnsan Modern çağın kaynağı olan akıl ve bilim aracılığı ile hakikate dair ciddi anlamda veriler elde edebilmiş olsa da, bu elde ettiklerinin son tahlildehakikati kavramada, onu yakalamada yetersiz olduğu da kesin bir durumdur.

Hele hele hakikatin ta kendisi olan cenab-ı hak söz konusu olduğunda durum zannedilenden daha bir farklılık ve derinlik kazanır. Zira biz kullar Allah’ı(c.c.) vahiy yolu ile kendisini bizlere tanıttığı kadarı ile bilir ve O’na öylece iman ederiz. Fakat bilmek ve inanmak farklı bir şey, bulmak, olmak daha farklı bir şeydir. Bununla beraber cenab-ı hakkın kendine veya zatına dair bildirdiği hakikatlere dair yani bunların ‘ne’liği, ‘nasıl’lığı noktası, bilen bir insanın ben bulamadım manasına gelebilecek tavırlar takınmasına neden olabilen, başlı başına farklı bir konu ve sahaya girmekte. Zira bilmek farklı, bulmak ayrı veolmak çok daha farklı şeylerdir. Bilme ve inanmanın alanı akli ve ilmidir diyebilsekde, bulma ve olmanın alan ve yolları çok daha başka aşkın/transandantal bir aşk yolunu gerektirir.

İnsan, kendisine bildirilen verilerle Allah’ı(c.c.) bilir. Bu bildiği Allah’a(c.c.) iman ettim der ve bu imana halel getirecek hususlardan uzak durur. Bu her bir fıtrat-ı salime sahibi insandan istenen ve beklenen bir husustur. Buna ilmi literatürde ilme’l-yakin bilmek ve inanmak da denekte. Bu ilme’l-yakin bilme/inanma olayını ayne’l-yakin bulma ve hakka’l-yakin olma seviyesine çıkartabilmek için şüphesiz daha başak birtakım şeylere ihtiyaç vardır.

Bu bağlamda Efendimiz (s.a.s.)‘Cibril Hadisi’ namıyla maruf olan, İmam Buhari’nin ve diğerlerinin sünen kitaplarında zikrettiği hadis-i nebevide Cebrail (as) insan suretinde gelip, insanlara dinini öğretmek maksadı ile Efendimze(s.a.s.) “İMAN nedir,İSLAM nedir, İHSAN nedir?” (Buhari,İman) diye sorduğu sorular da bu hakikate işaret etmektedir. Bu soruların karşısında Efendimizin(s.a.s.) verdiği cevaplar ilmi açıdan bir insanın elde edebileceği temel verileri insana kazandırır. Fakat meseleyi aklileştirdiğimizde, bunların ‘ne’liğini‘nasıl’lığını sorduğumuzda, bu sorularda samimi ve ciddi isek bu makul ve makbul olan bir durum olur. Bu noktada doğru soruyu sormanında hakikatiyakalamada hayati öneme sahip olduğunuda göz ardı etmemek lazım. Zira neden de bir sorudur, niçin de bir soru. Ama genelde birincisi sorgulamak merkezli olurken ikincisi arka planını öğrenmeye matuf bir soru şeklidir. Fakat samimiyet, makul ve makbuliyet, bir arayış olan bu soruları soran kişinin doğru yolla doğru yöntemle ve doğru yerde bunlarıaramasını zorunlu kılar. Eğer kişi bu doğrulukları kaçırırsa aradıklarına ulaşması olanaksız olacağı gibi bunlar beyhude sorular olmaktan öteyede gitmez.

Peki o halde bu doğruları nasıl elde edilebilir? Kişi en başta ‘yahusuz, amasız,fakat’sız ve şek-şüphe olmaksızın bu bilgilerin neyi nasıl ifade ettiğine tam malik olduktan sonra, bunları oldukları gibi kabul edip bunlara iman etmeli.

Bu imanın akabinde: bu teorik bilgileri sahada ameli atölyesinde tatbik etmeli ve ameli sahada bir olgunluk kazanmalı. Bu ameli sahadaki olgunluk kişiye bu bildiklerini bilmeye dönük, dile dökemesede, bilgi aracı olan lafzın kalıplarına dökemesede, bir takım hakikatler kazandıracaktır. En nihai noktada gerçek anlamda bir bulma ve olmanın olması için yürüyüşün sürdürüleceği/sürdürülmesi gereken alan ve nokta, aşkın/transandantal aşk yoludurki, o yola girmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Efendimiz (s.a.s.) zikrettiğimiz hadis-i nebevide bu hakikat’e işaretle,ihsan diye beyan buyurmaktadır.

Bu nokta aklın-bilimin devre dışı kaldığı bir aşamadır. Zira demirci kantarı ile altının tartılamayacağı gibi akıl ve bilim ölçüleri ile aşkın aşk sahasında olanbir hakikatin kavranması muhali aramaktan başka bir şey olmayacaktır. Zira bilimin ve akliliğin alan ve sahası, içinde bulunduğumuz duyu organları ile ulaşılabilen fenomenlerdir. Hakka’l-yakin iman ve imanın konusu olan başta Allah’a(c.c.) ve ğaybi hakikatlerin adeta görülürcesine müşahade edilmesi ise bilim ve akliliğin sıkletini aşan aşkın/transandantal bir aşk yoludur.

Allah’a(c.c.) iman konusu bir açıdan insan olmanın da bir zorunluluğudur. Zira Allah’a(c.c.) imanın, bizleri, gözlemleyebildiğimiz ve gözlemleyemediğimiz tüm varlıkları var eden zatı görmekle eşdeğer bir manası vardır. Ayrıca bu zatın varlığını kabul etmek de, bu zatın başı boş değilde, bir hikmete binaen var ettiği aşikar olan, bütün bu varlıklar ve bu varlıkların merkezinde olan eşref-i mahluk insanlarla bir iletişim kurması ve bunu da, kendisinin tercih ve dilediği şekilde yapmasının doğallığını kabul ve buna inanmasını doğurur. Bu ifade ettiğimiz husus da vahy-i ilahinin (Kur’an-ı Azim) ve onu insanlığa getiren peygamber-i zişanın varlığını doğal, hatta gerekli kılan bir hakikattir. Bunlara dair ortaya atılabilecek tüm iddia ve söylemler, şahısların kendileriniAllah’ın yerine koymaya kalkmalarının bir tezahürü olmaktan öteye geçemez. Zira tüm varlıkları sebepsiz yaratan O, yaşatan O’dur. Bunları yaparken aklı hayrete gark eden mükemmellikte yapan yine O. Sıradan hayatımızda bir çikleti geçin, bir kâğıtparçasının hikmetsiz var olmasını normal bir insan kabul etmez iken bunca güzelliklerin gayesiz, hedefsiz ve hikmetsiz var edilmelerini hiçbir akl-ı selim sahibi kabul etmese gerektir. O halde bu varlıkları var eden güç, kuvvet ve kudret sahibi olan zatın, bu varlıkları kendisi için var ettiği sebep ve hikmetleri bildirmeside doğal ve hikmetin bir tezahürü olsa gerektir. Ha bunu ne ile ve nasıl edeceği noktası ise doğal olarak bu yüce güç sahibinin kendi dilediği şekilde olması kadar doğal bir hususda olmasagerektir. Zira bizler dar anlamda sahibi olduğumuzimkân ve eşyadadilediğimiz gibi tasarrufatta bulunmamızın doğal bir durum olduğunu her hâlükârdakabul ederiz. O halde kendimiz için dahi hak gördüğümüz bir şeyi bizim ve tüm varlıklarınyegane var edeni, yaratan ve yaşatanı olan bir zat söz konusu olduğunda kabullenmemek akla ziyan bir durum olsa gerektir.

Bu noktada şunun da altının çizilmesinde fayda var: Kur’an-ı Azim’i okumak ona iman etmeyi zorunlu kılmaz. Zira Allah (c.c.)Bakara Suresinde sineği örnek gösterirken “Allah bununla nicelerini hidayet ettiği gibi nicelerinide saptırır” (Bakara 26) buyurmaktadır. Yani bu kelamullah ile muhatap olurkenki niyetimiz, kastımız ve onunla olan bağımız onu bize zehir veya bizdeki zehir’e panzehir kılmaktadır.

Özetle iman, bilgi ve aşkın bir muhabbetle iman meselesidir. Buda her kişi işi değil er kişi işidir.

İman etmiş, iman üzere daim olanlardan kalmak temennisi ile selam ve dua ile…

Muhammed Şevket Gökşan

Akit TV köşe yazarı