BIST1.519,25%9.5176
USD9.5059%-0.39
EURO11,0431%-0.26
ALTIN547,68%-0.41
Akit HaberYazarlarGünay Ertan Akgün Aşılar, aşılar, yine gözümde canlandılar

Aşılar, aşılar, yine gözümde canlandılar

Günay Ertan Akgün

Abone OlGoogle News
13 Ekim 2021 09:18

“Aşıların güvenli olduğunu iddia eden kuruluşlar, aynı zamanda nüfus azaltma çalışmaları yapan kuruluşlardır… Dünya çapında pek çok araştırmacı kamyonlar dolusu belge ile aşıların içeriğinin kısırlığa yol açtığını ispatladığı halde ne hayat kurtarması? Bu 2 ve 7 yaş arası çocukları aşılayıp, onları kısırlaştırarak mı hayat kurtarıyorsunuz? Üremelerini engelleyerek mi? Evvela toplum, medya ve diğer unsurlar ile yoğun bir şekilde “salgın” haberleri ile korkutuluyor, ardından bir süre geçtikten sonra “Aaa! Sürpriz! Aşısını bulduk!” çığlıklarıyla piyasaya çıkılıyor ve aşı zorunlu olarak ve üstelik bedava insanlara enjekte ediliyor…

İnsan metabolizmasının zayıf düştüğü durumlarda ortaya çıkan hastalıklar ile mücadeleye destek olması için dünya tıp insanları aşıları geliştirmişlerdi. Ancak daha sonra sağlık sektörünün küresel elitlerin eline geçmesinin ardından felakete yol açabilecek bir hâl aldı.

Evvela aşıların direkt tedavi edici etkisi yoktur. Belli virüslere ve mikroplara karşı vücudumuzun bağışıklık sistemini güçlendirirler ve genel itibarıyla aşılar dozları zayıflatılmış ve insan vücuduna zarar verecek etkilerden arındırılmış antijenlerdir.

Aşıların söylediğimiz gibi direkt tedavi etme özelliği yoktur ama bağışıklık sistemini güçlendirsin diye yapılan aşıların günümüzdeki versiyonları gerçekten bağışıklık sistemini güçlendiriyor mu yoksa tarumar mı ediyor orası tartışılmalıdır.

Zira İngiltere’de 1871 yılında büyük bir suçiçeği salgını yaşanmış ve 46.000 kişi hayatını kaybetmişti. İşin ilginç tarafı İngiltere bu salgın başlamadan önce İngiliz halkını suçiçeği hastalığına karşı aşılamıştı ama sonuç olarak çok sayıda kişi hayatını kaybetti.

Acaba aşı yerine insanlara virüs mü enjekte edilmişti?

1796 yılında İngiliz Sir Dr. Edward Jenner’in zayıflatılmış virüslerin vücuda enjekte edilerek vücudun da bu virüsleri tanıyarak karşı direnç gösterip antikor oluşturması ile bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesini sağlaması ile aşı tarihi başlamıştır.

O tarihten sonra giderek yaygınlaşan aşı kavramı ve geliştirilen özel aşılar ile hastalıkların bertaraf edilmesinde büyük yol kat edildiğine inanılıyordu ancak 1840 yılında tıp dünyasının aşılara bakış açısı birden değişiverdi.

Zira bu tarihe kadar her zaman olumlu çıkarımlar yapan uzmanlar, kızamık aşısının birçok kişinin ölümünü hızlandırdığı iddiası ve sonrasında ise yapılan analizler sonucunda ölümcül risk taşıdığı ortaya çıkınca aşılar konusunda büyük spekülasyonlar yapıldı ve nihayetinde kızamık aşısı yasaklandı.

Daha sonra ise dünyada ilk defa İngiltere, 1853 tarihli aşı yasasını çıkardı ve yeni doğan bebeklerin korunması adına aşılanmasını resmî olarak mecbur kıldı. Bu tarihten sonra aşı sektöründe büyük bir patlama yaşandı ve günümüzde de milyarlarca doların döndüğü önemli bir sektör haline geldi.

2013 yılında 1,78 milyar kutu ilacın satıldığı Türkiye’de, pazarın toplam büyüklüğü 15,4 milyar TL’ye ulaştı. Aşı pazarı ise küresel ölçekte 2012 yılında 23,8 milyar dolar civarında olduğu tespit edilmişti.

Bu rakamlar oldukça yüksek rakamlar ve bu rakamların asıl sahibi dünyada bir elin parmağını geçmeyecek büyük aşı firmalarıdır. Bu aşı firmaları medyaya da hükmettiği için birkaç abartılı haber ile üretilen bir aşıyı anında milyar dolarlık bir yatırım aracına dönüştürebilirler ki daha önce değindiğimiz Zika virüsü de bunlardan bir tanesidir.

Maalesef Türkiye’de de mecburi kılınan aşılar mevcuttur ve bu aşıların menşeinin de yerli olmadığı ileri sürülmektedir. Dolayısı ile kendi aşımızı üretemediğimiz sürece, bizi genetik olarak tanıyan biyoemperyalizmin bizlere hangi aşıları enjekte ettiğine müdahale etmemiz zor olacaktır.

Örneğin grip aşısı konusunda pek çok tartışma yapılmış ve gerek Türkiye’de gerekse ABD’de pek çok doktorun grip aşısının sağlıksız olduğunu iddia etmeleri nedeniyle işlerinden oldukları da iddia edilmiştir. Aynı zamanda son zamanlarda çocuk aşıları da bu tartışmaların merkezi haline gelmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1950’li yılların başında difteri, tetanos, çiçek aşısı gibi aşılar vardı ve yeni doğan bebeklere bu aşıların uygulanması kanuni olarak zorunluydu. Bugün Türkiye’de de birtakım aşıların yeni doğan bebeklere uygulanması kanunen zorunlu kılınmıştır.

Günümüzde Dünya Sağlık Örgütü raporlarında da yer alan çeşitli sayılarda aşı vardır ki yeni doğan bebekler iki yaşına gelene kadar bu aşılar yapılır. Difteri, tetanos, boğmaca, kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve çocuk felci olarak isimlendirilen bu aşılar ayrı ayrı zamanlarda uygulanır.

1986 yılında ABD Başkanı Ronald Reagan “Ulusal Çocuk Aşısı Sakatlık Yasası” isminde bir yasa çıkarmış ve bu yasa ile hiçbir ilaç üreticisi, ilaca bağlı yaralanma, sakatlanma ve ölümlerden doğan zararların hukuki davaların tazmininden sorumlu olmadığını duyurmuştu.

Peki, kimdi o ilaçları üretenler?

Tabii ki her taşın altından çıkan Rockefeller Vakfı…

İlaç firmaları; medikal okullarından, tıp dergilerine, hastanelerden, kliniklere ve yerel eczanelere kadar tüm sağlık sistemine sızmış ve kontrolü altına almıştır. Doktorlar aşılamayı herhangi bir sorgulama yapmadan körü körüne yapılması inancına sahiptir. Son yıllarda Amerika’da federal sağlık yetkilileri, doktorlara altı aylıktan büyük tüm vatandaşlara ölünceye kadar her yıl grip aşısı uygulamaları talimatı verdi. New Jersey Eyaleti yürürlüğe koyduğu yasayla günlük bakım ve okul öncesi eğitim alan tüm çocuklara yılda bir grip aşısı yapılmasını zorunlu kıldı ve yıllık grip aşısı olmayı reddeden bazı sağlık çalışanları da işlerinden atıldılar.”

Buraya kadar yazdığımız süreci Kürşad BERKKAN’In 2017 yılında kaleme aldığı “Biyolojik Terör Chemtrails” adlı kitabından aktardık, nasıl da korona virüs sürecini andırıyor / bir yerlerden tanıdık geliyor değil mi?!..

Kurumsal yapısı oturmuş, çadır – aşiret (amatör) mantığıyla yönetilmeyen devletlerin başlıca görevlerinden biri de “kamu sağlığını korumak” olmalıdır. Pandemi ilan edilen ya da ilan edilmeyen salgın, savaş sonrası ortaya çıkan hastalıklar, doğru – organik beslenmemeye bağlı rahatsızlıklar vb. toplumu ilgilendiren topyekûn durumlar karşısında alınacak tedbirlerin başında da “aşılar” gelir, gelmektedir.

Bağışıklık sistemini arttıran – koruyucu özelliği olan aşılar, devletin; ithal olarak değil, üretebileceği / adı şaibeye karışmayan, şeffaf içerikli ilaçlar olmalı ve bunlar üzerinden algı politikaları üretilmemeli, gönüllülük esası üzerine durulmalı, zorbalık – despotizm olmamalıdır. Eğer ki söz konusu olan “tam tedbir – eksiksiz koruyuculuk” sa işte o zaman mevcut toplum ile gelecek neslin sağlıklı olabilmesi adına aşı uygulamaları zorla yapılabilir, aba altından değil direkt sopa gösterilebilir, devlet varlığını ensenizde hissedebilirsiniz. Henüz ne olduğu belli olmayan, dillendirilen tutarsız söylemlerle adı şaibelere karışan aşı uygulamaları taraftarlıktan ziyade karşıtlarını oluşturur ve birileri de ellerini ova ova bu durumdan mutluluk duyar, duyacaktır. Son zamanlarda dünya ve özelinde ülkemizde yaşanılan durum tam da budur.

Şehirlerarası (yurtiçi) ve yurtdışı uçak / otobüs yolculukları ile bilhassa üniversite olmak üzere eğitim yuvalarında “aşı olma” – “PCR testi yaptırma” zorunluluğu bir nevi kamusal alanlara girmek için “serbestiyet hakkı” getirse de aşı olanların – az etkileri de olsa - tekrar tekrar virüse yakalanması ve doz sayılarının arttırılması aşılara karşı olan tutumun da tekrar gözden geçirilmesine sebebiyet vermektedir. Hangi konuda olursa olsun aşı konusunda da tam bir ikna etme / inandırıcılık / kalıcı sonuç beklenemez ve beklenmesi de mümkün değildir. Ancak birilerinin çıkıp da – eski şaibelerin tekrar yaşanmaması adına – aşı konusunda yeterli bilgilendirme yapmaması halinde bu tarz tartışma ve polemiklerin de yaşanılması kaçınılmaz olur.

Belli başlı ilaç /aşı lobileri – uluslararası aileleri daha çok zengin etmeme, arka planda algı operasyonları oluşturmama, iddia edildiği üzere dünya nüfusunu 500 milyona indirmeme, “kontrollü (çipli) insan” ya da “yarı insan – yarı robot” tiplerini sahaya sürmeme, gelecek nesilleri zapt ü rap altına almama vesaire nedenler “aşı karşıtlığı” nı doğursa – onların ekmeğine yağ sürse de bu konulardaki tüm şaibe ve söylentileri tam olarak ortadan kaldırmadan topyekûn bir suçlamaya girişmek; makul ve mantıklı bir davranış biçimi / politikası değildir.

Aşılarla ilgili meydana gelebilecek olumsuz sonuçların hiçbirinin hukuki sorumluluğunu üstlenmeme ve buna bağlı olarak topu taca atma mantığı doğru bir mantık değildir. Bu, kasko sigortası yaptırıp kaza yapana “kullanıcı hatası” demekten başka bir şey değildir. Basit bir ilaçta bile yapılan “alerjik testleri” nin - sırf toplum bir an önce aşılanacak diye apar topar aşılama yapılıp – bir benzerinin korona virüs aşılarında yapılmaması / herhangi bir teste tabi tutulmaması ve sadece “yazılı - sözlü beyan” ın yeterli görülmesinin de bir mantığı yoktur. “Yangından mal kaçırır!” gibi el çabukluğu marifetiyle yapılan aşılardan sonra oluşacak alerjik durumlar ile ölüm / sakat kalma / yatalak olma gibi manevi kayıpların hesabını hiç kimse veremez, veremeyecektir.

Unutulmamalıdır ki;

“Devlet olma” mantığı bir taraftan toplum sağlığını korumayı gerektiriyorsa diğer bir taraftan da şaibeli kayıpların önüne geçmeyi ve iki para etmez insanların ağzında sakız olmamayı da gerektirir.

Günay Ertan Akgün

Akit TV köşe yazarı