BIST1.384,68%8.8717
USD8.8698%-0.18
EURO10,4030%-0.15
ALTIN501,28%0.45
Akit HaberYazarlarGünay Ertan AkgünHeyelan, yangın ve millî hassasiyetler

Heyelan, yangın ve millî hassasiyetler

Günay Ertan Akgün

Abone OlGoogle News
31 Temmuz 2021 10:01

Deprem, sel, yangın, heyelan ve buna benzer yıkıcı sonuçları olup da “doğa olayları” diye basite indirgenen her bir yaşanmışlığın ardında aslında “insan parmağı” vardır. Hani bu “kul azmayınca Allah musibet vermez!” diyecek kadar basit olaylar zinciri de değildir.

Haziran ayının ilk haftalarından itibaren başlayan aşırı sıcak ve rutubetler ile 15 – 20 gün devam eden “fazla yağışlar” ın bir sonucu olarak meydana gelen sel ve heyelanlar; önce Rize’yi ve daha sonra da Artvin’i etkisi altına almış, ölü – yaralı – kayıp ve maddi zararların etkilerinden bahsetmiştik. 14 Temmuz gecesi başlayıp art arda devam eden yağışlarla birlikte; 47 binanın yıkıldığı, 100’e yakın konutun ağır hasar gördüğü, 125 binanın boşaltıldığı, 40’a yakın işyeri ve 100’e yakın aracın zarar gördüğü Rize’de, aynı yağış ve heyelanların devamında 1430 konut ve işyerinin zarar gördüğü, 70’e yakın aracın kullanılamaz hâle geldiği Artvin’den sonra başta Akdeniz ve Ege bölgelerimiz olmak üzere yurdumuzun dört bir yanından gelen yangın görüntü / etki ve haberleri içimizi yakıp küle çevirdi. Peki bu yangın, sel heyelan ve depremler “son” olur mu, temennimiz odur ama içimiz tam da tersini söylüyor.

Bir yara daha sarılıp pansuman edilmeden diğerinin patlak verdiği ülkemizde 28 Temmuz’da başta Manavgat, Bodrum, Marmaris, Alanya, Didim, Muğla, Mersin gibi her yıl rutine bağlanan tatil beldelerimiz ile Kayseri, Adana, Bursa, Osmaniye, K. Maraş, Diyarbakır, Kütahya, Kocaeli, Ankara, Balıkesir, Kastamonu, İzmir, Hatay vs. 1140 noktada bilinçli / tek elden başlatıldığı her haliyle belli olan orman yangınlarının birçoğu söndürülmüş olsa, bazılarının soğutma çalışmaları devam etse bile her yıl bir şekilde yüzleşmek zorunda kaldığımız bu yangınlardan sonra içimiz kan ağlıyor. Alzheimer hastalarına rahmet okutacak derecede belli bir müddet sonra da unutup gidiyoruz. “Yakan, yakılmasına sebep olan yaktığından büyük ateşlerde yanmadan bu dünyadan göçüp gitmesin!” temennisi tek başına yeterli olmaz. Ayrıca çıkan her bir yangında da “sabotaj” diyerek, “piknik” benzeri eğlenceleri yasaklayarak bu işin sorumluluğunu üstümüzden atamayız!...

Doğa – çevre, üzücü sonuçları olan her bir olaya karşı göstermiş olduğumuz hassasiyet, artık toplumumuzu “infial” ve “patlama” noktalarına götürdü. “Her suçu devlete atma” – “suçlu arama” ve “sorumluluklardan sıyrılma” gibi pis huylarımız var. Birey – vatandaş ve kul olarak bizlerin hiç mi suçu yok. En büyük polisin “vicdanlar” olduğunu ne çabuk da unuttuk. Devletin alması gereken tedbirler, yerine getirmesi gereken “kurumsal sorumluluklar” elbette ki yeterli ve zamanında olmayabilir. Peki bizler üzerimize düşen görevleri hakkıyla yerine getirebiliyor muyuz ya da yerine getiriyor muyuz, el cevap; HAYIR!...

Bundan yaklaşık iki yıl kadar önce (17 Eylül 2019 tarihinde) kaleme alıp dikkatleri üzerine toplamaya çalıştığımız – aynı zamanda da Orman Bakanlığı’nın da sloganı olan – “Ellerinle Yaktığın Ateşi Gözyaşlarınla Söndüremezsin!” başlıklı yazımız ile Karadeniz’deki heyelan ve orman talanlarıyla ilgili sayısız yazılarımızda da sürekli olarak “tedbir, tedbir, tedbir” diye bahsetmiştik. Ne oldu peki, bir arpa boyu kadar bile yol alabildik mi?!.. Ne zaman ki Fatih Sultan Mehmet’in “ağaçlarımdan bir dal koparanın başını kopartırım!” zihniyeti tam olarak içimize yerleşmezse, ne zaman ki “bir damla suyun binlerce hayat kurtaracağı” na iman etmezsek, ne zaman ki uçurum kenarlarında – yamaç diplerinde – dere / nehir yataklarında ev yapmanın tuzağa ve ölüme davetiye çıkartacağını bilemezsek işte o zaman bile bile ölüme ve çaresizliğe doğru gidiyoruz demektir, kim ister ki?!...

Ormanları yakanlara, bilinçsizce piknik yapıp yangına sebep olanlara, çer çöpü bırakıp “aslan yattığı yerden belli olur!” misali çevre katliamı yapanlara, iki parça et yeme uğruna binlerce hektar ormanı kül edip oksijen depolarımızı kurutanlara ağır cezalarla “yaptırım” uygulamaz ve yapanın yanına kâr bırakırsak işte o zaman vahlanmamızın / dizlerimizi dövmemizin bir anlamı olmayacaktır. Boşu boşuna kimse kimseyi suçlamasın. Ben şairin “Kendi elinle bozuyorsun kendini, Oysa halik güzel yaratmıştı seni!” mısraını sürekli olarak söyleyip yazıyorum. Nedeni de adına “insan” denilen “tehlikeli yaratık” ın neler yapabileceğine dikkat çekmektir.

Yöremize – ülkemize – insanımıza ve geleceğimize yöneltilen her bir kirli el, uzantısı dışarıda ya da içeride de olsa bile zamanında kırılıp tarumar edilmelidir. “Millî” likten uzak, “çamur at tutmasa da izi kalır!” mantığıyla hareket edip “çamurlu eller” iyle rezil olanlar; doğa – çevre – yeşillik ve temiz gelecek gibi hassasiyetlerimiz karşısında bizim sabrımızı sınamasın, adres ve hedef şaşırma yöntemiyle absürt – ispatsız / delilsiz yorumlara sebep olmasınlar. “Herkes kendi evinin önünü temizlerse şehir temiz olur!” inancını aşılamalı ve üzerlerine düşeni yapmalıdır.

Oksijen depolarımız olan – rutubet / yağış getiren ormanlarımızı korumalı, “çarpık yapılaşma” nın ürünü olan “şehircilik” anlayışından bir an önce kurtulmalı, kentleri yaşanabilir – modern şehirler haline getirip dönüştürmek maksadıyla çıkartılan ve bina dönüştürmekten başka bir işe yaramayan “kentsel dönüşüm” lerden vazgeçmeliyiz. Temiz yaşanabilir bir gelecek adına bunları yapmazsak o zaman vay halimize!...

Günay Ertan Akgün

Akit TV köşe yazarı