Yazarlar

Hasbahçe’nin gülleri

“Demokrasi”nin olmazsa olmazları “siyasi partiler” ve “seçmenler” dir. Bu, demokrasiyle – hakkıyla ve göstermelik de olsa – yönetilen tüm ülkeler de böyledir ve halen de geçerliliğini koruyor.   ( Yönetilen insan olduğu sürece, mutlaka onu yöneten kurum ya da mekanizmalar da olacaktır.)

Orta Asya’nın çetrefilli şartlarından “yazlık” (yaylak) bereketli topraklara zorunlu göç eden Türkler, genetik yapıları itibariyle “yönetme” hastası oldukları için sürekli olarak “devlet” leşmiş ve hiçbir zaman da esareti kabul etmemiş, “boyunduruk” altında yaşamamıştır. “Esaret” altında yaşamayı “ölümden beter” olarak gören ve her gittiği coğrafyada “devlet” kuran bu aziz millet; “adalet” – “Allah korkusu” duyguları içerisinde mazlumlara – fakir / gurebaya dokunmamış, sefer üstüne sefer gerçekleştirmiş, manevi duygularını “cihad” imzasıyla cihana kazımıştır. 2/3’ si su olan dünyanın, neredeyse 2/3’si Türk’ün iziyle birleşmiş – bütünleşmiş, böylelikle Türk’ün “dünyaya bedel” olduğu haykırılmıştır.

Anadolu coğrafyasına adım atan – buradaki medeniyetlerle tanışan ve sonrasında da bu medeniyetlere son vererek “yerleşik düzen” e geçen Türkler, zaman geçtikçe “çadır” dan “oba” ya, obadan da “devlet” leşmeye doğru bir süreç izlemiş ve 1299 yılında – tam 720 yıl önce – bunu ilan etmiştir. Beylik, padişahlık (sonrasında da halifelik) ve sınırları genişledikçe de – zorba (!) oldukları iddiasında bulunan gayri medeni Avrupalıların adlandırdığı şekilde – “İmparatorluk” a geçiş sağlayan  ve kurucusundan da esinlenilerek “Osmanlı” olarak anılmaya başlayan Türkler, siyasî olarak da dünyada yer edinmiş, muhatap bulmuştur.

Kendi içerisinde yabancısı olduğu / bünyesine uygun olmayan sistemlerle “yönetim” ine şekil vermeye ve varlığını idame ettirmeye çalışan ama “güç zehirlenmesi”  yaşayan, sınırları genişledikçe otokontrolü kaybeden, debdebe içerisinde yüzen Türkler, içindeki ifrazatları temizleyememiş, Rönesans – Reform hareketlerinden etkilenerek Islahat ve Tanzimat fermanlarının ilanıyla birlikte “Batılılaşma” hastalığına yakalanmıştır. Bu hastalık, beraberinde “çöküş” ü hızlandırsa bile, bizi esas ilgilendiren husus; siyasetin en önemli ayağını oluşturan “partiler” in ülkemizdeki tarihî geçmişleri – bırakmış oldukları olumlu / olumsuz izlerdir.

İçerisinde medeniyet (!) besleyen kişilerin faaliyetleriyle birlikte “batılılaşma”  hastalığıyla “sancılı” bir sürece giren ve “dünyaya hükmeden” sisteminin işe yaramadığını – her ne hikmetse bu sistem, Amerika tarafından başarılı bir şekilde uygulanmaktadır – dile getiren “reformistler” (!), farklı model arayışına gitmiş ve “cemiyet” leşme adı altında “demokrasiye geçiş” in önünü açmak istemişlerdir. Bu amaçla, 1859 yılında “Fedailer” ve 1889 yılında da “Osmanlı İttihad ve Terakki” cemiyetlerini kuranlar, daha sonra 1912 yılında “Halaskâr Zabıtan Grubu” nu kurarak “partileşme” nin önünü açmışlardır, tâ ki 09.09.1923’de önce Halk Fırkası sonra da Cumhuriyet Halk Fırkası (partisi)’nin yani CHP’nin kuruluşuna kadar!…

Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarıyla birlikte yola çıkan CHP’nin, ilk yılları ve sonrasında da yapılanların ne kadar doğru / yanlış oldukları bir tarafa, bu parti bir “zihniyet” haline gelmiş ve milletine rağmen “baskı unsuru” olarak kullanılmış, halk canından bezdirilmiş, bıktırılmıştır. “Evladım, ben o suyla abdest alacaktım!” dedirtecek kadar halkın öfke oklarına sebep olan CHP’nin yönettiği Türkiye, 1946 yılında “çok partili hayata geçiş” in adımlarını atmış, “sezonluk” da olsa bile bu zihniyetten kurtulmanın yollarını aramıştır.

Kökleriyle utanacak derecede insanlık vasıflarını kaybetmiş, dini “afyon” olarak görüp kabul eden, dini kurumların sindirilmesi – kapatılmasını – Türkçe ezan okunmasını ve böylelikle Araplaşan (!) dini Türkçeleştirmeyi “çözüm” (!) olarak görmüş, “vesayetler” i de demokrasi olarak algılamış olan CHP, muhalefette de kalmış olsa bile “asker” – “yargı” baskıları sayesinde “başbakan” ve “bakanlar” ı idam ettirerek tarihe bir “kara leke” düşürtmüştür. O gün bugündür bu “beddua” dan kurtulamayarak “tek başına” iktidar olamayan, koalisyonlara da “yavru ortak” olarak stepne görevi gören bu zihniyet, elbette ki bir gün gelecek ve “geçmiş günahlar” ının hesabını ya bu dünyada ya da ahirette verecektir, bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın!…

“Müslüman’ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir!” dinî düsturuyla hareket ettiğimiz bu dünyada, CHP’nin ne yaptığı ya da yapacakları konusunda kafa patlatmak istemiyoruz, bizim derdimiz – uğraşımız bizden “olanlar” / “gözükenler” le ilgilidir, yani “sol” gösterip “sağ” vuranlar değil, “sağ” gözükenlerdir. Bu “sağ” olanların geçmişi, iktidar oluş şekilleri, iktidarda yaptıkları ve kalma süreleri, “muhalefet” e düşme sebepleri ve bir adım sonrasında da “dağılma” süreçlerine baktıkça “içimiz cız ediyor!” ve her ne hikmetse bunlardan da bir ders çıkartılmıyor yoksa çıkartılamıyor mu, bu da olayın apayrı bir versiyonu!…

Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun vesayet baskısı, haksız / suçsuz bir şekilde idam edilerek siyaset sahnesinden el çektirilmeleri – bir yerlere ayar verilmek istenilmesi ve akabinde de ardı sıra yaşanılan darbelerin olması, MBK (Milli Birlik Komitesi)’nin aldığı kararlarla partilerin kapatılıp – liderleri başta olmak üzere siyasilerin “yasaklı” hale getirilmesi ve meşhur yasakçı “1982 Anayasası” nın kabulüyle (!) birlikte siyasete, partilere ve bilhassa sağ kesime bir ayar verilmeye çalışılmış ve 1983’te kurulan Turgut ÖZAL liderliğindeki ANAP (Anavatan Partisi)’ın “iktidar” olmasına engel olunamamıştır. ÖZAL, gerçekten de Türkiye’yi şahlandırmaya kalkmış ve 1987 seçimleri öncesi – kendi açısından insancıl ve demokrat olan ama siyaset tarihinin en büyük hatası görülen – “siyasi yasaklılar” ı affetmiş ve rakiplerinin önünü açmıştır. Türk seçmeni – ANAP haricinde – RP, DYP, SHP gibi partilerle tanışarak kendilerini siyasetin renkli dünyasında bulmuştur.

Turgut ÖZAL liderliğindeki ANAP (Anavatan Partisi), 1983 – 1987 seçimleriyle üst üste iktidar olsa bile “güç zehirlenmesi” – “hayat pahalılığı” – “yolsuzluk” – “rüşvet” – “prens” lerin karışmış oldukları usulsüzlükler – “körfez krizi” – “terör” vs nedenlerden dolayı, önce itibar kaybetmelerine neden olmuş, daha sonra ÖZAL’ın cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte Yıldırım AKBULUT, Mesut YILMAZ ve Erkan MUMCU’nun parti genel başkanı olmasıyla birlikte “itibar kaybetme”, “kan kaybı” na dönüşmüş ve böyle bir partinin eriyip siyaset sahnesinden çekilmesine neden olmuştur.

İdeolojiye dayanmayıp tamamen “sağ kesim” diye adlandırılan seçmenin inanç – duygu / düşünce ve beklentilerine göre kurulup “lider” e bağlı olarak siyaset sahnesinde yerlerini alan partiler, liderlerinin; parti içerisindeki hükümranlıklarının sona ermesi, ölmesi, cumhurbaşkanı olması vs nedenlerden dolayı “emanetçi başkanlar” la istenilen hedeflere ulaştırılamamış, dağılmalarına sebep olunmuştur. Bu, her ne hikmetse “sağ parti” olarak piyasaya çıkanların başına geliyor. “Kemikleşmiş oy” – “havada / karada oy” yüzdeliğine sahip olamayan, tek başına iktidar süreleri kısıtlı olan bu partiler, ya koalisyonlara yama olmuş ya da tarih sahnesinden çekilmişlerdir, tâ ki 14 Ağustos 2001 tarihine kadar!…

Geçmişte “tek başına” ya da “koalisyon” la iktidar olan sağ partilerin hatalarından, parti içerisindeki lider vesayeti ve üst yönetim sultalarından, ülkemizin bulunduğu mevcut durumundan ders çıkartan bir grup “din” ve “memleket” sevdalısı, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)’ni kurmuş ve siyaset sahnesinin hiç şahit olmadığı hizmetler ile iktidar da kalma süresini bu memleket insanına tattırmıştır. Her şey başlarken “iyi” oluyor da sonradan pastayı mı pay edemiyorlar, hedeflerine oturttukları “kitle” ye mi zulmediyorlar, beklentileri yerine mi gelmiyor, “yola çıktıklarını yarı yolda bırakma” alışkanlıkları mı var, “maceraya atılma” gibi bir huyları mı vardır, nedendir bilinmez herkes bir “ayrılık türküsü” söyleyip Eurovision’a gireceğini zannediyor.

“Ders çıkarma” – “ibret alma” gibi olgular, partilerle birlikte tarihe gömüldü gözüküyor. Parçalardan bütünü oluşturmada maharetli olan milletimiz, artık bütünden parçalar koparmayı ve ondan da yeni bir bütün teşkil etmeyi maharet – meziyet zanneden siyasileri görmektedir. Bu günlerde artık bunlar konuşuluyor, dava arkadaşları – önceleri tek tek kopuşlar olurken, şimdi de gruplar halinde – gemiyi terk etmeye çalışıyorlar. Ama binecekleri bir başka geminin alabora ya da kayalıklara çarpıp paramparça olacağını hesap edemiyorlar, ki siyaset tarihi hep bunların örnekleriyle doludur, esamesi bile okunmayanlar nerede – ne yapıyorlar bakmak lazım!..

Kaptanı iyi olmayan – diplomasını merdiven altından alan, “leğendeki su” yu büyük deniz zanneden ve bu suda gemisini yüzdürmeye çalışanların en büyük gemisi “kağıt” tan olacak ve bu gemide en kısa sürede su alıp batacaktır. Her şeye şahit olan “zaman”, elbette ki bizleri de haklı çıkartacaktır, bundan da şüphemiz yoktur. Yalnız birileri sayesinde birer birer çıkmanız gereken merdiven basamaklarını onar onar çıkıyor – hedefe ulaşıyor ve sizi oraya çıkartanı unutuyorsanız; sizinle neyi, nasıl ve hangi dilden konuşmak lazım?!..

Gül bahçesinde durursanız size kokusu bulaşır ve kendinizi “hasbahçe” de hissedersiniz, buradan da hiçbir zaman çıkmazsınız, kim ister ki?!.. Amma bu bahçeden gül gözüküp “ayrık otu” gibi çıkmaya çalışırsanız biri de sizi fark eder ve budar. Budanmamak ve aynı kokudan istifade edip “hasbahçenin gülleri” olmak / kalmak adına davaya sahip çıkmanız ve gemiyi terk etmemeniz gerekir. “Kardeşim” derken yanılmayan kaptanı ve tayfasını yalnız bırakmak yol arkadaşlığına / kardeşliğe de sığmaz. Birilerinin ekmeğine yağ süreyim derken, kendi balınızı da zehir etmeyin!…

Siyasetten nemalanmayan, ömrü hayatı boyunca hiçbir partiye “üye” dahi olmayan ve partilerden de – ülke menfaatlerinin haricinde  – bir menfaat beklentisine girmeyen bir kardeşiniz olarak yazımızı şu şekilde noktalamak istiyorum;

“SON GÜLEN İYİ GÜLER!..”

 

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close