Yazarlar

“Derinler” de bir devlet

 

 

İnsanoğlu; “yönetilen” bir varlık olduğu kadar aynı zamanda da “yöneten” bir varlıktır. Bunu; akıl denilen “sermaye”, zekâ denilen “işletim sistemi”, diploma denilen “meslekî evrak”, liyakat denilen “göreve uygunluk”, sadakat denilen “bağlılık” la yapar, gerçekleştirir. Boşuna; Ehliyet, liyakat, sadakat dememişlerdir. Bu üçlü sac ayağının işletilmesi – ayakta durmasını sağlamak için akıl ve zekâ da olmalıdır, “olmazsa olmaz” ıdır.

Yaratılışındaki kalıtsal, yönetimsel, çevresel etki ve değişimlerin süzgecinden eleklene eleklene günümüze kadar gelen bu meşhur yaratığın “güvenlik”, “eğitim”, “inanç”, “kültür ve medeniyet”, “can ve mal namusu” nu koruma altına alma, “bir arada yaşama” yı belli kriter ve kurallara göre “bağlayıcı” hâle getirmenin yolu; OBA, MEZRA, KÖY, KASABA, NAHİYE, İLÇE, İL ve bu yapılanmaların bir arada toplandığı yapı olan “DEVLET” olmaktan geçer. Elin Rus’u, İngiliz’i, Fransız’ı, Japon’u için bu kural nasıl geçerliyse Türk’ü için de aynı kural geçerlidir.

Genetik yapısında ve yaratılış itibariyle “TÜRK OLMAK” başlı başına bir yer (ler) e “baş olmak” anlamına geldiği için, bu aziz millet; yaşamını sürdürdüğü coğrafyalarda sürekli bir devlet kurmuş ve “YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE” diyerek hayatını onun şemsiyesi (koruması) altında idame etmeye – ettirmeye çalışmıştır. Bunu da şeksiz / şüphesiz tam bir teslimiyetle – bağlılıkla yapmış ve töresine de “DEVLET – EBED – MÜDDET” demeyi de bilmiştir. Sonsuz bir aşk ve sadakatle devletine bağlı olan Türk; devleti yıkılıp yerine bir yenisini kurmakta biçare olmamış ve bunda da bir beis görmemiştir. Öyle olmasa 16 devlet kurup, 17. siyle varlığını devam ettirmezdi.

Bulunduğu coğrafyanın (uhrevî – manevî varlığıyla “vatan” ın) üzerinde siyasî olarak yapılanan “DEVLET”;  içte ve dıştaki şer odaklarına karşı dimdik ayakta durmaya, alnı ak – yüzü pak bir şekilde varlığını devam ettirmeye çalışır. Bunu da ordusu, hükümeti, hukukî kurumları vs. leriyle yapar. Yeri geldiğinde “eli maşalı”, yeri geldiğinde ise “bir demet çiçek” le varlığını hissettirir, hissettirmek zorundadır. Bu yüzdendir ki, Türk için DEVLET; bazen “ANA”, bazen de “BABA” dır.

Coğrafyası, kurumları, somut varlıklarıyla aşikâr bir şekilde varlığını gösteren ve “buradayım” diyen devlet; Kurumlarına, halkına ve etrafına (komşularına) ışık saçarken bir anda bunlara zulmeder mi, hiç düşündünüz mü? Ana – baba gibi şefkat gösteren devlet sağ gösterip sol vurur mu hiç, vurursa bu, “devlet” midir yoksa “devlet” gibi gözüken başka kurum ya da zihniyetler midir? İnsanoğlunu, ikileme – tercih yapmada zor bir duruma sokan, zihinleri bulandıran, devlet gibi gözüküp ama olmayan ve onun arkasına saklanan, imkânlarını kullanan ve aba altından sopa gösterip eli maşalı dolaşan bu zihniyet bir “kurum” mudur, amaç ve beklentileri etrafında toplanan “insanlar topluluğu” mudur, yapılanmaları “ihtiyaç” mıdır, kısacası “nedir” ve “kimler” dir?

Siyasî ve resmî bir yapılanma şekli olan “devlet”, kendi kurumsal kimliği dışında yanında ya da yakınında bir “ortak” kabul eder ve bu ortakla müşterek hareket eder mi? Bu, kendi acziyet ve beceriksizliğini göstermez mi? Bu tarz soru ve söylemleri çok sayıda arttırabilir ve akıl odaklı cevap ya da çözümler bulabiliriz. Pekala, nedir bu yapılanma ve kimlerden oluşur?

Devlet, “haricî bir yapılanma” olduğu için kendi dışındakilere “gayrî resmi” gözüyle bakar, bazen sürtüşme halinde olur, bazen de onların sebep olduğu olumsuz etmenlerden etkilenerek günü – anı kurtarmanın derdine düşer. Bu yapı; nüfuz ettiği kurumlarla, etkisi altına aldığı teknokrat ve bürokratlarla, elinde bulundurmaya çalıştığı istihbarî – siyasî kuruluş vs. lerle sürekli bir ilişki içinde olduğu ve yapı itibariyle “isimler” i bilinmediği – kimlikleri açığa çıkmadığı için bunların tamamına “DERİN DEVLET”  denmiştir.

“Sır Küpü” gibi olan derin devlet, akıl gibidir; Soyut olarak var, somut olarak yoktur. “Yoktur” dememiz; bu varlığın “inkâr” edildiği, “hiç” olmadığı anlamına gelmesin, getirilmesin. Sadece, resmi bir “kurum” ya da “kimlik” olarak yoktur, olsaydı zaten adı “derin” le başlamaz ve “sırlar” da aranmazdı. Derin devlet – adından da anlaşılacağı üzere – sürekli “derinler” de yüzer, zeytinyağı gibi su üstüne (yüzeye)  çıkmaz, kendini hissettirir gibi gösterip hissettirmez. Bu yüzden günlük mesele – politika – etki ve tepkilerin ardında sürekli bu yapının etkilerinden bahsedilir.

Dünya üzerinde köklü ve geçmiş yapılarıyla ün salmış devletler de olduğu gibi ülkemizde de bu tarz yapılanmaların adları dönemine göre değişiklik arz etse de etkileri hep aynı derecede ve yadsınamayacak kadar fazla olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Bu yapılanma tâ Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan da günümüze kadar gelmiş ve neredeyse “gelenekselleşmiş” bir yapıya bürünmüştür. Devlet arkasında bir devlet ya da “ikinci devlet” olup günlük – aylık – yıllık ve geleceğe yönelik tüm politikalarda, hükümet kurma – yıkma vs lerde, muhtıra, darbe, üst düzey bürokrat – teknokrat atamalarında, iç ve dıştaki istihbari faaliyetlerin yönetilmesi – yönlendirilmesi, parti dağıtma – açma ve kapatma, referandum – genel ve yerel seçimler gibi durumlarda bu “gizli el” in etkisi sürekli olmuştur. Bu gizli el, karşımıza; bazen “BİR BİLEN”, bazen “BİR ABİ” gibi çıkmakta ve bunlar üzerinden faaliyetler (!) yürütülmektedir.

Cumhuriyet rejimi ve demokrasi sistemiyle yönetilen ülkelerde – buna Türkiye de dahildir – derin yapılanmalara ihtiyaç var mıdır ya da bu yapılanmalar olmadan devletler varlıklarını ayakta tutamaz, saygınlık kazanamazlar mı? Bu soruya ne tam olarak “evet” denilebilir, ne de “hayır”!.. Neden mi, Türkiye için buyurun?

Millet olarak da devlet olarak da hükümranlığını sürdürmüş olduğu coğrafya olarak da Türkler, hep iştah kabartan topraklarda yaşamış ve buraların egemenliğini ellerinde tutmuşlardır. Bu, bazılarını rahatsız etse ve buna karşın devlet statüsünde bir cevap verilmezse bile – devlet dışı – yapılanmalara her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Türkler’e ve Türkiye’ye karşı sürdürülen düşmanca tavır, terör ve karşı istihbarat için bu tarz yapılanmalar dün nasıl ihtiyaçsa bugün de aynı şekilde ihtiyaçtır ve gereklidir. Aynı zamanda iç politikada devlet mekanizmalarını ve geleceğini tehdit eden politikaları üreten kişi – kurum – kuruluşlara (bilhassa siyasi parti ve hareketlere) karşı tedbir almak gerekiyor ve bunlara karşı resmî olarak bir şey yapılamıyorsa, yine bu yapılanma devreye sokulabilir. “AKİL İNSANLAR” var ve etkileri sönük kalıyorsa yine bu yapı kullanılabilir. Buradaki mantık, bozuk saat gibidir; Günde iki kere doğruyu gösterir.

Derinler’den çıkıp arada sırada olsa bile temiz hava almak gerekmez mi?!..

 

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close