Yazarlar

Babam ve alfabem

Rahmetli babam nadir gülen, sert karakterli bir denizciydi…

Zaten Karadenizli olmak bir parça “sert”, ama “mert” olmak anlamına geliyor.

Mertti, o kadar ki onu tanıyan herkesin güvenini kazanmıştı.

Üç ablam ve ben, korkudan gözlerinin içine bakamazdık.

Zaten mesleği gereği eve aylarca uğramadığı için, biz onu çok benimseyememiştik. 

Ama bir gün, yüreğimdeki bu tablo değişti. 

Muhtemelen Doğu Karadeniz’in yağmurlu günlerinden (yağmursuz günü yok gibi ya) biriydi.

Ortaokula gidiyordum ve bir odada ders çalışmakla meşguldüm…

Birden odanın kapısı açıldı. Eşikte babamın uzun ince silüeti belirdi. Elinde de ciltli, kalın bir kitap vardı.

Odaya girdi…

Girer girmez de sordu: 

“Mehmed Akif’i seviyor musun?”

“Çok” dedim sorunun arkasını merak ederek, “çok seviyorum.”

“İstiklâl Marşı’nı biliyor musun?” diye sordu bu kez.

“Sular, seller gibi” diye cevaplandırdım sevinçle, “on kıtayı birden, okuyayım mı?”

“Mehmed Âkif’in el yazısından oku!..” dedi ve elindeki kalın kitabı masaya koydu… 

Kitap açık vaziyette masanın üstünde duruyor, ama satırlar küsmüş gibi benimle konuşmuyordu. Çünkü benim öğrendiğim alfabeden farklı bir alfabe ile yazılmıştı. Demek çok sevdiğim Âkif, çok sevdiğim, okurken ve dinlerken heyecanlandığım İstiklâl Marşı’nı bu alfabeyle yazmıştı…

Peki İstiklâl Marşı’nın yazıldığı alfabeyi ben niçin çözemiyordum?..

Bu soru çelik temren (alev oku) gibi beynime saplandı! Çözümsüzlüğün ortasında kala kaldım. 

Babam ise son derece üzgün bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu: 

“Eyvah!” diye söylendi, elini başına vurarak; “el yazısını okuyamadığına Mehmed Âkif çok üzülmüştür.”

Odadan çıkmak üzereyken döndü, üzgün üzgün baktı ve sözlerine üç kelimelik bir cümle ekledi:

“Ben de çok üzüldüm.”

Çok sevdiğim iki insanı, babamı ve Mehmed Âkif’i birlikte üzmüş olmak içime öylesine oturdu ki, Osmanlıca “Safahat”ı kaptığım gibi, bu işlerden anlayan akrabamız Remzi Amca’ya götürdüm.

“Beni bu kitabı on beş gün içinde okuyabilecek hale getirebilir misin?” diye sordum tepeden inmece.

“Neden on beş gün?..” diye sordu şaşkınlıkla. 

Babam on beş gün sonra motoruyla sefere gidecek, kim bilir bir daha ne zaman dönecekti. 

Ve Osmanlıca öğrenme amacıyla Remzi Amca’nın rahle-i tedrisine diz çöktüm…

Çok şükür on iki gün içinde yazıyı söktüm.  

Bunu babama söylemek için de sefere gideceği günü bekledim.

Nihayet o gün geldi…

Babam tam da evden çıkmak üzereyken, elimde Safahat’la karşısına dikildim:

“Ben artık Mehmed Âkif’in el yazısından İstiklâl Marşı’nı okuyabiliyorum babacığım.”

Oldukça şaşırdı. Belli ki beklemiyordu. 

Birkaç kelime okuttu. Heceleye-kekeleye okudum. Sonra İstiklâl Marşı’nı okumamı istedi. 

Sesimi yükselttim: “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak…” diye başladım.

Soluk soluğa on kıtayı okudum…

Babacığım esas duruşta dinledi…

Okumam bitince hafiften gülümsedi: 

“Mehmed Âkif şimdi seni çok seviyor” dedi. 

Eşiği geçtikten sonra birden döndü. Gözlerimin içine baktı: 

“Baban da seni çok seviyor” diye ekledi.

Hayatım boyunca babamdan duyduğum tek sevgi sözcüğü budur. Ben bu sevgi sözcüğüyle bir ömür idare ettim.

Ayrıca babacığımın gözlerinin yeşil olduğunu da ilk kez o gün fark ettim. 

Sefere gitti. Ve dönüşünde bana Osmanlıca bir kitap getirdi: “Tarih-i Naima”…

Tarih sevdam işte böyle başladı. 

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close