Yazarlar

Türkçe veOsmanlı Türkçesi

“Osmanlıca” deyip geçiyoruz, ama onun aslı “Türkçesi”dir: Osmanlı Türkçesi…

Hani Karamanoğulları’nın ikinci beyi Kerimüddin Karaman’ın oğlu Şemseddin Mehmed Bey’in, 13 Mayıs 1277 tarihli fermanında, “Şimden gerü hiç gimesne divanda, dergâhda, bergâhda ve dahi her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye” dediği, Türkçe (gerçi bunu deyip demediği tarihsel olarak tartışmalı)…

O günü “Dil Bayramı” olarak kutluyoruz. ama bugünkü nesiller bunu tam olarak anlayamıyor… Çünkü bir “Dil Devrimi” yaşadık!

Sanki daha yakın tarihte yazılanları anlayabiliyor muyuz? Necip Fazıl’dan daha önce de yazdığımı hatırladığım bir cümle buyurun:

“Bu işin saikini, amilini, illetini bir müessire bağlayamamamın sebebi nedir?”

Şimdi gelin bu cümlenin içindeki Osmanlı Türkçesine ait kelimeleri “Devrim Türkçesi”ne aktarmaya çalışalım:

 “Bu işin nedenini, nedenini, nedenini bir nedene bağlayamamamın nedeni nedir”?

Böylesine kısırlaştırılmış, adeta “iğdiş” edilmiş, eski Türk Dil Kurumu ve solcu siyasetçiler/ yazarlar marifetiyle Çitakça”ya (meşhur tarihçimiz İsmail Hâmi Danişmend’in benzetmesidir)  döndürülmüş bu Türkçe ile doğru düzgün edebiyat yapamazsınız. Hatta konuşamazsınız… 

Nitekim konuşamıyor, iki cümle sonra kavga ediyoruz… Siyasette ve medyada sürdürülen kavgalardan çoğunun kelime darlığına bağlı olduğunu, kendini ifade edememekten kaynaklandığını düşünüyorum…

Hatta ve hatta aile içi kavgalarımız bile buna bağlı olabilir: İçinden geçenleri kelimelere dökemeyen insanın saldırganlaşması kaçınılmazdır.

Bugün bırakınız eski kültür hazinelerimizi okuyup anlayabilmek, “dün”denebilecek kadar yakın geçmişte yazılan İstiklâl Marşı’mızı dahi anlamakta zorlanıyoruz…

Diyelim ki, bu konu dindarları ilgilendiriyor; peki ya Kemalistler, Atatürk’ün el yazısından ve kendi kelimelerinden “Nutuk”u okuyamamaktan, anlayamamaktan neden hiç bir rahatsızlık duymuyorlar?..

Bu konuyu da, diğerleri gibi, “Tayyip Bey ne yaparsa yanlıştır” anlayışına kurban ediyorlar!

Bazı “dindar” çevreler bile, siyaset anlayışı yüzünden, aynı şeyi yapıyor: “Safiyeyikafiyeye kurban” ediyorlar…

Bu deyimin oldukça ilginç bir hikâyesi var: Rivayete göre, şairin kafiyeyi tutturabilmesi için, şiirinin son kelimelerinin “talaktu safiye” olması gerekiyormuş. “Eşinin adı Safiye olduğu için, bu kelimeleri yazarsan karın senden boş olur, yapma” demişlerse de, dinlememiş. “Ben asla bu kafiyeden vazgeçmem” diye tutturup yazmış. “Kafiye” uğruna “Safiye”yi boşamış. İşte bu olay, “Kafiye-Safiye” deyimini ortaya çıkarmış. 

Bütün bunlar bir yana: Osmanlı alfabesiniöğrenmek, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’i okuyabilmek suretiyle, bir anlamda Allah ile konuşmayı öğrenmek anlamına da geliyor.

Düşünün ki, Yahudiler, iki bin yıldan beri kullanılmayan “İbrani Alfabesi”ni yeniden hayata geçirip kadim kültürlerinin üstüne yeni bir yapılanmaya gittiler.

Bu konuda Cemil Meriç şunları söylüyor: 

“Biz Arap yazısını geri bıraktırıyor diye terk ederken, İsrail, hemen bütün Yahudi vatandaşları Latin harflerini bildiği halde, tersinden bir Harf İnkılâbı yaptılar ve iki bin yıl önceki ölü ve öğretilmesi çok zor İbrani alfabesini dirilttiler. 

Ne dersiniz, onlar mı doğrusunu yaptı, yoksa biz mi?

Diğer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close